“Yutmak” Oyunu İncelemesi

YUTMAK

Yutmak oyunu
Soldan sağa Başak Daşman, Ece Dizdar ve Merve Dizdar

Merhabalar sevgili dostlarım. Bu hafta, adeta ortalığı kasıp kavuran malum dizimiz ‘’Masumlar Apartmanı’’ndan referansla bu tiyatro eleştirisini yazmaktayım. ‘’Ne alaka be kızım’’ diyecek olanlar için açıklamak gerekirse bu dizinin ve yazının ana konuğu tiyatro oyununun ortak noktası son zamanların en gözde oyuncularından Merve Dizdar. Ben bu oyunu izlediğimde Merve Dizdar için ‘’of be ne oyunculuk ama’’ demiştim. Burada çocuğu ODTÜ kazanmış anne tavrıyla, malum diziden önce kendisini keşfetmenin haklı gururunu yaşıyorum ve buradan hareketle yorumlarıma başlıyorum.

Evet dostlarım, öncelikle meraklısı için söyleyeyim, bu oyun Craft Tiyatro’nun elinden çıkma. Üç kadının (buraya bir şerh düşüyorum, aslında iki kadın ve bir kadın bedeninde doğmuş erkek birey) yani aslında üç farklı kişinin bir şekilde yollarının kesişmesine ve hayatlarına tanık oluyoruz. Google’dan rol çalıp kolaylıkla bulabileceğiniz bir iki bilgiden bahsedecek olursam, oyuncularımız Merve Dizdar, Başak Daşman, Ece Dizdar. Merve Dizdar kadın bedeninde doğmuş bir erkek yani transseksüel bir birey ve oyunda bize hayatının zorluklarını anlatıyor. Başak Daşman ilişkisinin sona ermesinin ardından kendini toparlayamamış bir kadın. Ece Dizdar ise eve gerçek anlamda hapsolmuş, dışarı hiç çıkmayan biri. İşte biz de bu üç kişiye tanıklık ediyoruz.

Yutmak oyunu

Bu oyuna bir isim koymakla başlayayım: “Güzel oyunculukların ve iki sağlam karakterin (evet üç değil), kısa sürede her şeyi verme zorluğu içerisinde yitip gitmesi”. Böyle tanımlıyorum çünkü Merve Dizdar’ın oynadığı transseksüel birey karakteri ilk sağlam hikâye. Daha sonra başka bir sağlam hikâyeye geçiyoruz Ece Dizdar. Ufak bir şeyin ters gitmesiyle domino taşı gibi tüm dünyası tepetaklak olmuş bir kadın, adeta hayatımızın nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunun bir anıt gibi (selam olsun mu sana ey Cemal Süreya!) göstergesi. Başak Daşman, eski ilişkisinin ardından toparlanamamış bir kadın. ‘’Eee bu nereden çıktı’’ olduk mu şimdi? Bence olduk. Çünkü insanlar sevdiklerinden ayrılabilir, aldatılabilir, bir dünya şey olabilir ve bunlar bence pek de üzerine konuşulmaya değen acılar değildir. İnsanların acısını küçümsüyor değilim ama belki de bir parça, en azından bu oyun için, üç sağlam hikâye anlatmak istediklerini düşündüğüm için zayıf bir hikâye diyebilirim. Diğer iki karakterin arasında o kadar eksik ve yavan ki tümüyle göze batıyor ve maalesef buna Başak Daşman’ın yapabileceği bir şey yok. Zira yapabileceği en iyi şeyi yapıp güzel bir oyun çıkarıyor. Ama bu sıradan hikâyeyi kurtarmak için çabası yetmiyor.  

İçeriğe biraz girecek olursak özel olarak, başlangıçta değinmek istediğim şey renkli ışıklar ve dumanların kullanımıyla oyunun bizi görsel olarak tatmin etmesi. Tiyatro oyunlarında bu tarz dekor olur, müzik olur, böyle esprisi olan bir şeyler kullanılması hoşuma gidiyor. Güzel oyunculuklarla iyi görsellik birleşince sahne tam anlamıyla göz dolduruyor. Eski usul salt oyunculuğun kötü olduğunu söylemiyorum ancak yenilikler, modern dokunuşlar tiyatronun da her şey gibi yaşadığını anlatıyor bana. Oyunda ilk dikkat çeken ve benim de sevdiğim şeylerden biri bu.

Yutmak oyunu

 

İçeriğe daha çok girelim ve önce sallanan hikâyemiz, metnin zayıf noktası Başak Daşman’ın karakterinden söz edelim. Bu çilekeş arkadaşımız (önceki yazılarımdan birinde geçen küçük atını kaybetmiş beyaz kız metaforunu hatırladınız mı, heh işte bu o) sevdiği bey ile ayrılmış, yanlış anımsamıyorsam aldatılma. Durum bu işte, bu kadar. (Tanrım ne çok acı var!) İşte hanımefendi ayrılığın ardından dağıtıyor falan, yerlere yapışıyor, toparlanamıyor bir türlü. Yetişkin insanlar da acı çeker tamam, ayrılık kötü, kabul, ölüm olsaydı ayrılık olmasaydı Arguvanlım, peki. Ama koca bir ‘’Eee’’ yani. Yetişkin biri ayrılmayı da bir şekilde sindirir, sindirmeli. İçebilir, kendini dağıtabilir, ağlayıp zırlayabilir. Ama bu olay toplumsal olarak bizi yaralayan bir olay değil, ne bileyim dayatmaları sorgulama ve akabinde gelişen bir başkaldırı değil, anlatılmaya değer bir çöküş değil. 25 yaşını geçmiş herhangi bir insan için bu kadar yerlerde yuvarlanılacak bir olay hiç değil. Başak Daşman’ın sahnelerini izlerken M bedenken S’ye zorla girmiş de o şekilde flörtle buluşmuş biri gibi rahatsızdım. Yani Başak Hanım’ın oyununu sevdiğim ve başarılı bulduğum için mutluydum ama genel rahatsızlığım da bir türlü gitmedi yani. Böyle üst perdeden eleştirme sebebim yukarıda bahsettiğim üzere bu oyunun bize bir şey anlatma konusunda yoğun (acaba bu iyi mi? bahsederiz) çabasının olması. Hepimizin hayatımızın merkezine koyduğu ve tüm hayatını onun düzeninde yaşadığı, bunun aslında saçmalık olduğunu ve temelinde bu hatanın hiç yapılmaması gerektiğini anladığı bir ilişkisi olmuştur. Bu önemsiz bir deneyim değildir ancak bu oyuna ait bir hikâye olduğunu düşünmüyorum. Yoksa biz gündelik dertlere sahip üç kişi anlatıyoruz burada deseler sıkıntı yok. Mesela bu duruma göre üç karakteri revize edelim. Starbucks’ta üç kişi oturuyorlar, obsesifliği dik ve vurucu bir sebebe dayanan değil de ebeveynlere dayanan biri Ece Dizdar, transseksüelliğin getirdiği zorlu yaşam değil de istediği bedende olan ve ne bileyim aradığı aşkı bulamayan biri olarak Merve Dizdar ve hayatının merkezine koyduğu adam tarafından aldatılan Başak Daşman. İşte burada sakil duracak bir karakter olmazdı. Ha, yukarıdaki düşüncelerimden ari biçimde değerlendirecek olursam, sevgili Başak Daşman bu karakteri gözümüze en az batacak biçimde oynuyor. Ama hikâyenin zayıflığı örtülebilecek gibi değil maalesef.

Yutmak oyunu

Gelelim Ece Dizdar’a. Sonda söylemem gerekeni dayanamayıp başta söyleyeceğim, eğer fırsatınız olur da izlerseniz, Ece Hanım’ın karakterinin nasıl hiç evden çıkamayacak hale geldiğini anlattığı o sahnede “ben oyuncuyum bu da böyle bilinsin” diye kafamıza kafamıza çaktığını göreceksiniz. Psikolojik rahatsızlık yaşayan bir insanı bize acındırmadan (ki bu müthiş önemli, oyuncular bu karakterleri olduğundan daha güçsüz ve aşırı ağlak anlatmaya bayılır genelde) içinden geçenleri, duygu durumunu, onu buraya getiren olayları bize yaşatıyor ve olabilecek en iyi biçimde anlatıyor. Defalarca darbe almış ve üstünde çizik dahi olmamış, ancak küçücük bir küçük dokunuşla yerle yeksan olan bir cam gibi hayatının nasıl dağıldığını anlatıyor. Nasıl uzak ve aslında ne kadar da yakın bir gerçeklik izahı bu! Oyundaki bu sert gerçeklik dışında Ece Dizdar’ın camına gelen yaralı bir pelikana bakması, onu iyileştirmeye çalışması, evden çıkmadığı için ona uzun süreler yetmesi gereken konservelerini (ki böyle biri için yemek çok önemli olsa gerek) paylaşması, onun için yardım istemesi çok dokunaklıydı. Ağlaklıkla içimizi bayabilecek, “Ne saçmalamış ya bu kadın, hayat dediğin böyle aptal bir şeyden dağılır mı hiç? Peh” denilme ihtimali yüksek bir karakteri bize “işte böyle bal gibi de olur” diyerek anlattı. Psikolojik rahatsızlığı olan ve yalnızca kendisini etkileyen bir problemi hepimize dert edindirdi. Aslında çoğumuzun o sınırlarda nasıl da gezdiğini, karşı tarafa geçmenin, toplumun deyimiyle delirmenin tek bir adımla olabileceğini gösterdi. Toplumun görece dezavantajlı grubunda sayılamayacak bir bireyiyle bu performansı vermek kolay iş değil gibi geliyor bana (biliyorsunuz bizim her şeyi biliriz iddiamız yok, ileri geri konuşuyoruz, olayımız bu). Bize çok dozunda bir oyunla bu insanı anlattı. Tarif etmesi güç ama etkili bir oyun çıkardı.

Yutmak oyunu

Merve Dizdar’ın hayat verdiği karaktere geçersek, toplumun su götürmez biçimde dezavantajlı grubundan transseksüel bir birey. Karakterin hikâyesi ağır aynı zamanda oyuncunun üzerinde kolaylıkla eğreti durabilecek bir rol. Bu da karakteri oynamayı güçleştiriyor. Merve Hanım’ın ise oyunun genelinde bu karakterin hakkından başarıyla geldiğini söylemek yanlış olmaz. Oyun boyunca Merve Dizdar’ın o içe kapanık halleri, kendisini hissettiği cinsin bedeninde olmaması ve bunun yansımaları sonucundaki o boynu bükük halleri beni çok etkiledi. Oyunun hemen her sahnesi vurucuydu. Böyle güzel yazılmış ve en az onun kadar iyi oynanan bir oyun. Özellikle kimliğini açıkladığı an, yediği dayak, dışarı çıkmak için hazırlandığı anlar, suskunluğu, genel hali ve tavrı, bir kadına aşık olduğundaki davranışları ve ona yaklaşımı… Bilemiyorum her şey çok yerli yerinde ve çok hüzünlüydü. Sanırım doğru kelime bu, hüzün. Ve Başak Daşman ile karşılıklı oynadıkları bir sahne sanıyorum ki homofobik olmadığını düşünen herkesi düşündürdü: Transseksüel olduğunu bilmediğimiz birine aşık olsak öğrendiğimizde birlikte olmaya devam eder miyiz? Yoksa kendini hissettiği bedende doğmadığı için geri mi çekiliriz? Bu geri çekilme homofobi veya onu cezalandırma olur mu? Geri çekildiysek bunu hangi zeminde değerlendirirdik içimizde? Bizi alıkoyan ne olurdu, sevdiğimiz insan hala sevdiğimiz insanken. Bilemiyorum dostlar, takdiri de sizlere bırakıyorum. Tek söyleyebileceğim şey sevgili Merve Dizdar bu oyun ile ödül adayı olmuş ve anasının ak sütü gibi helal ödüller de almış. Nefis bir iş.

Bu oyunla ilgili tüm görüşlerimi toplamak isterim dostlarım. Bence oyunun genel problemi 3 insanı birbirine bağlama çabası ve çok fazla önemli dokunuşun olmasıydı. Çok fazla bir oyundu. Özellikle iki hikâye tek başlarına tiyatro oyunu olabilecek düzeyde sağlamdı. Dolayısıyla bu iki oyunu aynı anda sergilemek üzerimizde yorucu ve yoğun bir oyun havası yarattı. Oyun üzerimize çok geldi yani. Üç kadın oyuncumuz da çatır çatır sahnedeydi hatta o kadar öndelerdi ki birbiriyle uyumlu, akan bir oyun yerine bam güm girişen üç kişi gördük. Bu da oyundaki dağınıklık hissini kanımca artırdı. Oyunla ilgili sevdiğim şeylerden biri ise bu dönemlerde biliyorsunuz, dezavantajlı herhangi bir konuyu anlatınca bütün ödüller sizin oluyor, hikâyenin sağlamlığı, oyuncunun başarısı göz ardı ediliyor. “Demek ayrımcılığa uğrayan biri ile ilgili sanatsal faaliyet yaptın ha, güzel iş çıkarman önemli değil, kötü olsan da harikasın, al al bütün ödülleri” tavrı yeni modamız. Tabii ki her türlü ayrımcılığı, dezavantajı görünür kılmanın önemini yadsımıyorum ancak sanata dair işlerde kötü de olsa “haydi ne olursa olsun alkışlayalım”cığın zararlı olduğunu düşünüyorum. Neyse ki Merve Dizdar iyi oyunuyla bu hissiyatı bize hiç yaşatmıyor, bize kendimizi sorgulatıyor, düşündürüyor. Ece Dizdar’ın sağlam hikâyesi ve tiradı, Başak Dalman’ın karakterine rağmen (ki buna direkt Başak Hanım’ın başarısı diyebilirim) diğer karakterlerden aşağı kalmayan izletme başarısı. Böylelikle oyuncular konusundaki son sözlerimi de söylemiş oldum.

Evet dostlarım bu oyunu puanlarsam 8.4/10 derim. İmkânlar dahilinde, oyunun sergilenmesi sona ermeden izlemenizi mutlaka tavsiye edeceğim oyunlardan. Bu nedenle, bakmak isteyen dostlarım için (influencer mısın mübarek yukarı kaydırsınlar) Aralık ayında Zorlu PSM’de temsili olduğunu gördüm, linkini bırakıyorum.  https://www.zorlupsm.com/tr/etkinlik/yutmak-2

Kendinize çok iyi bakın, maskeleri takın, mesafeleri koruyun, sevdiklerinizi öpün. Görüşmek üzere. Güzel günlerde.

 

Yazı: Yağmur Sevindik