“Yaşamaya Dair” Oyun İncelemesi

“YAŞAMAYA DAİR” OYUN İNCELEMESİ

Yaşamaya Dair
Solda Genco Erkal ve sağda Tülay Günal

Merhaba dostlarım. Yorumlayacağım tiyatro oyunlarını seçerken hala oynuyor olmasına dikkat ediyorum. Pandemi sebebiyle yeni tiyatrolara gidemediğim için veya gittiklerimin artık oynamaması sebebiyle konuşabileceklerim bitmek üzere, daha önceki yazılarımda heybeden yediğimden bahsetmiştim. Bunun hüznü ile bu yazıya girmekteyim.

Yazımızın konusu oyunda Tülay Günal Piraye, Genco Erkal da Nazım Hikmet rolünde karşımıza çıkıyor. Bilirsiniz yaşamış insanların yerine geçmek kolaylıkla eğreti durabilecek bir durumdur. Ancak bu canlandırmada düşündüğümüzün aksine ikili sahnede devleşiyor. Tülay hanımın zarafeti, sesi, sahnede adeta süzülmesi ile Genco Erkal’ın tüm seyircileri kendine hayran bırakan oyunu birlikte bir ziyafete dönüşüyor.

Ali Paşa Hanı
Ali Paşa Hanı

Hazır daha içeriğe tam girmemişken, hani hiçbir yere varmayan anılarımız olur ya, anı öyle ortada kalmıştır, aslında hiçbir şey olmuyordur ama güzeldir işte sadece. Heh, şimdi anlatacağım bu minvalde bir anı. Oyunu yıllar önce Ali Paşa Hanı’nda ablamla izlemiştim ancak bulmakta biraz zorlanmıştık. Eminönü’nün arka sokaklarında yeri ararken “lan tiyatroya gideceğiz diye böbrekleri kaptırmayalım şimdi” diye düşünmüştük de en son her yerinden entelektüellik akan, düzgün giyimli abileri ve ablaları ara sokaklardan birinde görünce sonunda doğru yere ulaştığımızı anlamış, rahatlamıştık. Tekin görünen bu kişilerin yanına doğru emin adımlarla yürümüştük sanki az önce hiç korkmamış gibi. Çayımızı almış ve birbiriyle konuşan kalabalıkta diğerlerinin arasına karışmıştık. Olmak istediğimiz yerdeydik, dostların arasındaydık, mutluyduk, nispeten de özgürdük. Hey gidi günler! Şimdi yıllardır maske takıyormuşuz gibi hissediyorum. Muhtemel, her şey sona erdiğinde hiç maskeler veya siperlikler takmamışız, hiç bu günleri yaşamamışız gibi hissedeceğim. İnsan olmak tam olarak böyle bir şey sanırım. “Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür” sözünü bana öğretene de buradan öpücüklerimi gönderiyorum. Bu yazıda tam yerini buldu. (Gevezelik etmeyi sevdiğim artık tarafınızca da bilinir oldu, bu sohbeti burada sonlandırıyorum.)

Ali Paşa Han’ından başladım, müsaadenizle oradan devam edeceğim. Bugün tiyatro sahnesi olarak kullanılan bir handan bahsedeceğim ve bu harika bir şey. (Beni bilirsiniz, sonda söylemem gereken şeyleri başta söylemeye bayılırım.) Bu hanı oyun için restore edip, düzenlemişler, ışıklandırmışlar ve bir tiyatro sahnesine dönüştürmüşler dostlarım. 18. yüzyıldan kalma (itiraf ediyorum bu kısmı Google’dan baktım) tarihi bir handa, açıkhava gibi ama aynı zamanda samimi bir ortamda oyun izlemek, ambiyans ve oyunun içine girmek açısından bambaşka güzellikte. Han büyüktü ve geniş mekan düzgün kullanılmadığında göze boş gelip batmaya müsaittir. Oyunda böyle bir sorunla karşılaşmıyoruz. Tülay Günal ve Genco Erkal, (hatırladığım kadarıyla iki katlı olan) bu hanın her yanını oyun esnasında kullanıp oyunu tüm hana yayıyorlar. Böylece oyunu izlerken hanı da görmüş oluyoruz. Bu geniş sahne iki oyuncu tarafından ustaca dolduruluyor, merdivenler dahil olmak üzere mekanın neredeyse tümünde şarkı söyleyip şiirler okundu. Bu arada çalan oyuna bir piyanist ve çellist de eşlik ediyor. Tülay Hanım bir noktada bize canlı konser de veriyor yani. Piyano ve çello tarihi doku ile oyuna mükemmel bir eşlikçi oldu. Sahne olarak kullanılan bu han, atmosferiyle hepimizi mest etti. Çok keyifli iş.

Yaşamaya Dair

Temadan yukarıda bahsettim dostlarım, oyunun büyük kısmında Nazım’ın Bursa Cezaevi’ndeki hayatına ve Piraye ile aşkına tanık oluyoruz. Genco Erkal’ın Nazım’a düşkünlüğü malumumuz fakat çok fazla Nazım Hikmet oynadığı için tekrara düştüğünü düşünüyorum. O kadar sıklıkla Nazım Hikmet oynuyor ki şairi tamamen içselleştirmiş. Emeğini, deneyimini, ustalığını yadsımıyorum ancak kendisini yeni rollerde göremiyoruz. Bu kısmı geçersem sahnede çok dinamik, şiirleri okurken sesine, oynarken sahneye ve beden hareketlerine çok hâkim. Nazım’ın şiirlerindeki hüznü, hapisteki ve sürgündeki duygularını, vatan sevdasını bize geçirmek konusunda su götürmez şekilde başarılı. Bildiğimiz Genco Erkal performansı, üzerine söylenebilecek çok bir şey yok, yılların sanat tecrübesini göstermekte cömert davranıyor ve siz de buna şahit oluyorsunuz.

Genco Erkal bize Nazım’ın parmaklıkların ardındayken Piraye’ye duyduğu sevgiyi yazdığı şu dizeleri okuyarak hissettiriyor:

“Ne güzel şey hatırlamak seni,

Yazmak sana dair,

Hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek:

filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,

Kendisi değil

Edasındaki dünya.

Ne güzel şey hatırlamak seni.

Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine:

Bir çekmece

Bir yüzük,

Ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.

Ve hemen

fırlayarak yerimden

penceremde demirlere yapışarak

hürriyetin sütbeyaz maviliğine

sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım.

Ne güzel şey hatırlamak seni:

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken.”

Çoğumuz bu dizelerin yazıldığı kadın olmak istemişizdir ve aynı derecede arzu etmemişizdir Piraye’nin yerinde olmayı. Seni sevmek de zor, sevmemek de çok zor Nazım. Sevdiğin olmak apayrı.

Nasıl yapacağız o işleri?

Genco Erkal ‘’Yaşamaya Dair’’ şiirini okudu ve biz de yaşamı ciddiye aldık Nazım’ın öğüdüyle:

‘’Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,

Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,

Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

yaşamak yanı ağır bastığından.’’

Yaşamak yanı ağır basmak. Bir yaşama isteği bu kadar dolu anlatılabilir mi?

Tüm oyun bu iki şiirden ibaret değildi elbette ancak ben çoğunu yazarsam hem oyunun tadı kaçar hem de bu oyun çok uzar. Kısaca Nazım Hikmet seviyorsanız bu oyuna gitmenizi şiddetle öneririm.

Tülay Günal’a gelecek olursam, oyun boyunca hoş sesini dansıyla birleştiriyor ve kuğu gibi oluşuyla bizi kendine hayran bırakıyor. Kendisinin oyuncu olduğunu bilmekle beraber bu kadar güzel bir sese sahip olduğundan haberdar olmayan herkesi, yani benim gibileri, hayıflandırıyor ve daha önce Tülay Günal’ı izlememiş olmanın hüznü içimizi kaplıyor. Çok dokunaklı ve temiz sesi, oynayışı var. Nazım’ın bestelenmiş şiirlerini öyle güzel okuyor ki dinlemelere doymuyoruz, doyamıyoruz. Oyun boyunca iki usta isim oyunda birbirinin önüne geçmiyor, birbirlerini yükseltiyor ve tamamlıyor. Güzel keşif.

Üzüntü, hüzün, aşk, özlem, hapis hayatı, sürgün, hayata bağlılık, yaşama isteği, isyan, bazen de biraz sitem… Nazım’ın hayatında ve girişik halde şiirlerinde ne varsa bu oyunda şahit oluyoruz ve onu anlıyoruz. Ve seni seviyoruz Nazım. (Evet, Piraye’yi aldatmış olsan bile) Seni anmayı seviyoruz. Okumayı, dinlemeyi, izlemeyi ve daha nicelerini.

Evet dostlarım oyun yorumum bitti. Son olarak oyunun sonunda hep beraber “dostların arasındayız, güneşin sofrasındayız” söyledik ve böylelikle güzel bir final yapmıştık. Puanlamaya geçecek olursam bu oyuna 8.7/10 veririm. Tülay Günal’ı başka oyunlarda izlemek için can atmakla beraber Genco Erkal’ı da Nazım’la bağlantısız bir oyunda görmek istiyorum, tüm benliğimle. Bu hafta benden bu kadar. Kendinize ve sevdiklerinize iyi bakın. Sevgilerimle.

Yazı: Yağmur Sevindik