Hoşgeldin Boyacı!

HOŞGELDİN BOYACI

Fotoğraf Linki

Merhabalar dostlarım. Bugün (20.10.2020) büyük usta Erdal Özyağcılar (Walter), Berna Laçin (Marcia) ve Gözde Çetiner’in (Jane) birlikte oynadığı, bu hafta konuğumuz olan oyunu Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde izledim. Eve gelir gelmez de bu incelemeyi yazmaya başladım. Heyecanlıyım çünkü pandemiden beri (yaklaşık 8 aydır) ilk kez oyuna gittim. Belki denk geleniniz olmuştur, bu dönemde Youtube ve benzeri mecralarda dönem dönem tiyatro oyunları sergilendi. Fakat ben hem bazen eski kafalılığımın (Buna vintage, retro falan diyebilir miyiz? Teşekkürler.) tutmasından hem de tiyatronun doğasına aykırı bulduğumdan izlemeye meylettiğimde pek keyif almadım. İşte şimdi içimde çocuksu bir heyecanla, aylar sonra sahneyle kavuşmuş olmanın verdiği mutlulukla bu yazıyı kaleme alıyorum. Heyecanımı paylaştığınızı umuyorum. Keyifli okumalar.

Fotoğraf Linki

Yazıya, bir şeyler izlemeye gidecek dostlarıma fikir olması için Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nden bahsederek başlayacağım. (koltuk seçme hakkındaki görüşlerim için https://ilerigeridergi.com/tiyatro/bir-baba-hamlet-ve-secilemeyen-koltuklar-sorunsali/ bu linke tık tık.) (instagirl müsün influencer mısın be kadın, heheyt!) Yer seçerken dikkate değer bulabileceğinizi düşündüğüm bir iki bilgi vermek istiyorum. Koltuklar bildiğiniz amfi düzeninde dizilmiş ancak tabii ki konserler için daha uygun bir sahne olmasından mütevellit çok büyük. Dolayısıyla arkalara veya fazla yanlara doğru oyuncunun mimiğini görebilmek zor bir hal alıyor. Bu sebeple de hem oyunu izleyicilerin tamamına yayabilmek hem de oyuncuları farklı açılardan gösterebilmek için, sahnenin iki yanına projeksiyon perdesi konulmuştu. Bu perdeye oyun esnasında, oyuncuların eş zamanlı ve farklı açılardan çekilen kamera görüntüleri yansıtıldı. Böylelikle çok yan veya arka tarafta oturan seyirciler oyuna dahil edildi, ilaveten sahnede oyuncular birbirlerine dönük oynarken yan profilden göremeyeceğimiz yüz ifadeleri yansıtıldı. Hem sahneyi hem de perdeleri takip etmek bir miktar yorucu olsa da bu düzenek, tüm oyuna hâkim olarak oyunu izlememize olanak verdi. Ancak yine de çok arkalarda oturmanızı tavsiye etmem, büyük bir sahne olduğu için yanlara ve arkalara doğru gidildikçe sahneye hatırı sayılır miktarda uzak kalıyorsunuz. Bu nedenle naçizane tavsiyem, mümkün mertebe orta bloktan ve önlerden (çok olmamak kaydıyla) bilet almaya çalışmanız olacak.

İlkin söyleyeyim bu aylarda akşamlar artık rüzgârlı, soğuk ve yağış ihtimali var. Sanat aşkıyla yanıp tutuşsak da (tiyatro bileti almak isteyenler bilecektir ki sanat dallarından tiyatro milletçe adeta kırmızı çizgimiz) hava şartlarını göz önünde bulundurarak üşümemek için, kalın giyinmek ve şal vs gibi sarınacak şeyler almakta fayda var. Saatler boyu hareketsiz oturulduğu için üşümek kaçınılmaz oluyor ne yazık ki. Bir de etkinlik dışarıda olduğu için koltuklar soğuk. Eğer ‘’benim popom kıymetli kardeşim, soğuğa falan oturamam, sistit olurum (sistalarım bu acıyı biliyor ve paylaşıyorum)’’ diyorsanız yanınıza küçük bir minder veya altınıza koymak için ekstra şal almanızı tavsiye edebilirim. Ya da ben hem götürmem hem de popom sıcak olsun derseniz, girişte minderi 5 TL’ye veriyorlar. (buna girişimcilik mi desek? Neyse, ben bir şey demiyorum). Ben havanın yol açacağı problemleri biraz ön gördüğümden iyice giyinmiştim ancak yağmura karşı önlem almamıştım. Neyse ki tiyatroya girişte yağış ihtimaline karşı hepimize ücretsiz olarak yağmurluk dağıtıldı. Böylelikle sorun kalmamış oldu. (Neyse ki diyorum çünkü oyunun ilerleyen zamanlarında biraz yağmura yakalandık, bahsedeceğim.)

Fotoğraf Linki

Ayrı ayrı paragraf açacak kadar detaylı olmayan, ortaya karışık, bahsetmez de içimde tutarsam çatlayacağımı düşündüğüm bir iki olumlu/olumsuz yorumum var (Fırat Budacı’nın ‘’kendimi durduracak değilim’’ köşesi kadar tatlı değil ama böyle bir köşe mi talep etsem n’apsam) (dergi sahibi arkadaşım demiş miydim?). Öncelikle alana yiyecek içecek sokmak yasak, su bile. Bunu normalde bir nebze belki anlayabilirdim (içimdeki esnaf). Ancak covid sebebiyle insanlar dışarıdan yeme-içme olaylarından imtina edebiliyor ve yiyeceğini yanında taşıyan insan sayısı az değil. İçeride veya hemen sahnenin dışında yiyecek bir şeyler alınabilecek yer olduğundan bahisle bu kural bu denli sert uygulanıyor olduğunu düşünüyorum ve dönemin şartları itibariyle hatalı buldum. Çünkü insanlar ekim ayının sonuna doğru akşam 8’de virüsten kaçınabilmek ve sanattan da uzak kalmamak için geliyor. Doğrusu bu durumu yok sayıp, insanları zor duruma düşürecek biçimde kısıtlayıcı hareket etmek pek akıl karı gelmedi bana.

Bir diğer olumsuz noktaya geçecek olursam eğer, ‘’normal’’ seyirci koltuklarının da önüne, yani tam sahnenin önüne, tentenin de altında kalacak şekilde tekli sandalyeler dizilmiş olması. Anladığım kadarıyla protokol, loca artık adı ne idiyse, bizden daha önemli olduğu tescilli insanların oturacağı bir yer olarak tasarlanmış. (Bu ayrımcılığa zaten gıcığım. Bu sandalye sahiplerine özel VİP girişi yapılmamış olmasına darıldım. Lan yoksa var mıydı!?) Ancak bize koltuklar aralıklı, sosyal mesafeli, arada bir boşluğu olacak şekilde satılmışken pek önemli kimselerin sandalyeleri yan yana dizilmişti. Buradan çıkardığım sonuç: Covid yalnızca biz paryayı(*) etkiliyor yüksek sanat zümresi bağışıklık kazanmış. (Bilim dünyası bunu gör de feyz al.)

Başımıza hafiften garip bir olay da geldi. Alana girdiğinizde görevliler yerinizi bulmak konusunda yardımcı oluyor. Kendi kendimize yerimize bakınırken herkese yaptıkları gibi bir görevli biletimize bakıp eliyle koltuklarımızı gösterdi. Bize de koltuklarımızı eliyle işaret ettikten bir süre sonra gideceğimiz yöne doğru yürümeye başladı. Biz de yerimize doğru gitmeye başladık tabii. Bu arada onun diğer yerlerini arayan kişilere yardıma gittiğini düşündük ama önümüzde de yürüdüğü için durumu pek anlayamadık. Önümüzdeki görevli arada bize bakıyor ama bir şey de demiyor. Neyse bu belirsizlerle dolu yürüme kısmı sürerken en sonunda ‘’sizi takip mi edelim?’’ diye sorduk. Ne garip an, çünkü ilişkimizin adını koymaya çalışıyoruz. Adeta ‘’şimdi biz neyiz?’’ diye soruyoruz, bu belirsizlik sona ersin istiyoruz. Çocuk da ‘’evet’’ dedi. Ondan sonra görevli önde biz arkada ördek ailesi gibi yürümeye başladık. Ben de bu esnada ‘’bize zaten gösterdi, biz de gidiyorduk, niye tüm milleti bırakıp bize yer gösteriyor ki’’ diye düşünüyorum bir yandan haliyle. Kafamda deli sorular. Neyse bizi zaten geleceğimiz yere getirdi, durdu bize bakıyor. Sonra dedi ki ‘’bahşiş usulü çalışıyoruz…’’ Hasbin Allah ya! Kanki biz gidiyorduk illa geldin önümüze, eşlik edeceğini bile söylemedin, kendi imkanlarımızla anladık. Bu arada bunu kaba biçimde söylemedi ama ilk defa bir tiyatroda başıma böyle bir şey geliyor, bayağı da şaşırdım. Sormadan getirip sonra da emrivakiye maruz kalmak iyi bir his değil. İşte, böyleyken böyle dostlarım. Başınıza gelebileceklerden haberdar olmanız için bunu da anlatmayı borç bildim.

Bari güzel ve önemli de olan bir tane şey söyleyeyim (Allah razı olsun Yağmur reis), içeride açık hava olmasına rağmen maske kullanımına çok dikkat ediliyor. Çalışanlar belli aralıklarla her yeri gezip maskesini düzgün takmayan veya indiren herkesi kontrol edip teker teker uyarıyorlar. Bu da oyun boyunca otururken veya sağınızda solunuzda hapşıran öksüren biri olduğunda korkmadan izlemeye devam etmenizi sağlıyor. Bu durumu sevdim. “Ayrı paragraf açmaya gerek yok yeaa” deyip Orhun Yazıtları’ndan hallice bir hale gelen bu kısmı böylelikle sonlandırıyorum dostlar.

Fotoğraf Linki

Biraz da Açıkhava sahnesinde tiyatro izlemenin ve oynamanın (gülü seven dikenine katlanır, hamama giren terler vs gibi atasözleri de buraya uygun olabilir tabii) yol açtığı zorluklardan söz edelim. Yazının üst taraflarında iyi yönüyle bahsettiğim projeksiyon perdesinin olumsuz tarafı oyun esnasında rüzgârın etkisiyle duvara çarparak çıkardığı sürtme sesleriydi. Rüzgarın arttığı anlarda hepimizin dikkatini dağıtacak seviyede ses yaptı, sahneyi duymamızı bir miktar zorlaştırdı. Bir diğer olumsuz koşul, oyunun ikinci perdesinde yağışın başlamasıydı. Bir iki yağmur damlası düştüğü anda küçük atı çalınmış İngiliz asilzadesi ön taraf hariç (kendileri sahne tepesinin ve ışıklarının koruyucu kısmı altına yerleştirilmişlerdi) hepimiz haşır huşur yağmurlukları çıkarıp giymeye başladık. Bu esnada oyuncular, yağmurlukları giyerken çıkardığımız yüksek sese ve kolaylıkla dikkat dağıtabilecek hareketlere rağmen (karşınızda bir sürü insanın aynı anda turuncu turuncu yağmurluk giymeye çalıştığını bir hayal edin lütfen) büyük bir profesyonellikle oynamaya devam ettiler (takdire şayan). Ancak o beş dakikalık sürede biz oyundan maalesef uzak kalmış olduk. Yağmur başlar başlamaz birtakım kişiler adeta şekerdenmişçesine koşarak kaçtılar ancak yağmur 10 dakika içinde durdu ve izlemeye devam ettik.(1 saat sürmediği ve sağanak olmadığı için teşekkürler bulut). Tabii yine de açık hava sahnelerinin sezonu bir iki oyun sonunda kapayacaklarını düşünüyorum. Havaların ilerleyen zamanlarda daha da soğuyacağı ve yağışın artacağı gerçeğini göz önüne alırsak soğukta oturup tiyatro izlemek biraz hayal ürünü kalıyor maalesef. Bakalım bizleri neler bekliyor dostlar, belki de aşı veya ilaç bulunur, ne dersiniz? Biz de eski, güzel günlerimize döneriz (gözyaşım pıt).

Bu arada açık havada, akşam vakti oynanan oyunun bizden çok oyuncuları etkilediği gerçeğinden de söz etmek gerek. Berna Hanım ilk olarak elbiseyle çıkmışken önce ince bir şal aldı, daha sonra ise bir hırka giyerek geldi. Bunu da oyun bir evin içinde geçtiği için ‘’odaya gitmek’’ suretiyle yaptı, açıkçası bunu oyuna yedirmeyi de iyi bildi. Ne alaka ya şimdi evin odasına girdi diye düşünmedik, çıktığında durumu anladık, belki de hakikaten o esnada senaryo gereği girdi ve o esnada üstüne de bir şeyler aldı, bilemiyorum. Bizim montlarla şallarla penguen gibi oturduğumuz yerde, ne kadar ışığa maruz kalıp hareket ediyor olsalar da, donduklarını tahmin etmek ve bu büyük emeğe saygı duymamak mümkün değil. Aynı şekilde ben, 26 yaşında bir insan olarak tir tir otururken, Erdal Özyağcılar’ın 72 yaşında iken bir triko ve bir tulum ile sahnede oyununu oynaması! Ne diyebilirim, sadece hayranlıkla izledim.

Sahne ve ses bakımından söyleyeceğim son şey, giderseniz Yağmur kız bundan bahsetmemişti demeyesiniz diye, sahnede oyuncuların aralıklarla mikrofonlarından ses gelmemesi, arada da cızırtılı bir ses gelmesi idi. Buna sebep olan şey rüzgâr mı tam bilemediğimden yorumlamam yanlış olur. Ancak mikrofondan ses gelmeyen veya cızırtılı bir sesin geldiği anlar çok kısa, bir iki kelimelik anlar olmakla beraber oyuncular fark edip seslerini yükselterek bu açığı kapadılar. Dolayısıyla o kelimeleri kaçırmış olmadık. Bunu da söylemiş olayım. Artık oyunun içeriğini değerlendirmeye geçebiliriz. Haydi!

Fotoğraf Linki

Oyun toplamda 3 saat ve iki perdeden oluşuyor dostlarım. Oyun, her konuşmaya kulak kabartan ve aslında oyuncu olmak isteyen bir boyacı, kocasını aldatan bir kadın, aldattığı kişinin karısının etrafında dönüyor. Hem konunun kısır oluşu hem de konunun bizzat kendisi nedeniyle çok incelikli espriler barındırdığını söyleyebileceğimiz bir oyun değil. Gerçi bir yerde Erdal Özyağcılar “manken değil, oyuncuyum ben!” diyerek, güzellik yarışmalarında dereceye giren herkesi oyuncu yapmaya and içmiş Türk televizyon ve sinemacılık sektörüne selamını çaktı. Hatırladığım mesaj içeren diğer bir diyalog ‘’kadına şiddete hayır’’ temasını oyunun bir yerine, ‘’kadının kadının kurdudur’’ biçimindeki saçma atasözüne de karşı durarak güzelce iliştirmiş olmaları. Bu bebek adımlarını sahnelerde görmek güzel. Zira TV programlarında şiddet içerikleriyle dolu diziler, programlar yayınlanırken ‘’şiddet’’ unsuru hayatımızın tamamına öyle çok yayıldı ve belki de olağanlaştırıldı ki, bunun normalleştirilmemesi gerektiğini hissettirme çabası güden her aksiyon pek değerli. Bunu takdir etmek de boynumuzun borcu sevgili okur.

Senaryoda hoşuma giden bir diğer şey sınıf farkının işlenmesi oldu. Marcia oyun boyunca Jane ve Walter’dan üst sınıfta olduğunu her fırsatta vurguluyor. Hatta öyle ki, alt sınıftan birinin yardımına ihtiyacı olduğunda bile kuralları kendisinin koyabileceğinden emin şekilde davranmaktan geri kalmıyor. Bu noktada Walter karakteriyle Erdal Özyağcılar, Jane’e yaptığı sınıf çatışmasına dair konuşma ile bizi yakalıyor. Bu kısım oyunda en keyif veren anlardan biriydi sanırım.

Senaryodan devam edecek olursam, konu derinlikli olmadığı için bu oyun bakımından 3 saat çok çok uzun bir süreydi. Hatta bu oyun Berna Laçin ve Erdal Özyağcılar’ın performansı olmasa mevcut senaryo ile başkalarının elinde rahatlıkla kötü diyebileceğimiz bir sınıfa girerdi. Bazı sahneler (oyundan bilgi vermemek adına söylemediğim) rahatlıkla kısaltılabilirdi, izleyiciye gereksiz uzun gelmek yerine tatlı biçimde bitirilirdi. Böylelikle hafızalarda da daha güzel bir yer edinirdi. Çünkü gereğinden uzun sahnelerde gerçek anlamda sıkıldım ve oyundan koptum, bu konuda yalnız olduğumu sanmıyorum. Çünkü bir oyunun 3 saat bir şey anlatabilmesi ve izleyiciyi sıkmaması için gerçek bir dert anlatması gerektiğini düşünüyorum. Derdi yalnızca güldürü olan (kadına şiddet ve sınıf farkları üzerine gibi bir iki mesaj veriyor ancak bunların oyunun tamamına yaygın ve de temel amaç olduğunu söyleyemeyiz) bir oyunun bu kadar uzun oynanması, keyifli bir akşam geçirtebilecekken ‘’biraz yordu’’ düşüncesine sebep oluyor maalesef. Bazı şeyleri tadında bırakmanın önemini bu oyun bize gösteriyor diyebiliriz.

Fotoğraf Linki

Oyunculardan kişisel gözlemlerim doğrultusunda bahsetmeye Gözde Çetiner’den başlıyorum dostlarım. Enerjisi oldukça yüksek ve sahneye yakışan bir oyuncu bunda beis yok. Zaten araştırdığım kadarıyla kendisi tiyatro alanında deneyimli de bir oyuncu. Yalnız ilk perdede, Erdal Özyağcılar ve Berna Laçin’in görece sakin ve etkili oyununa karşın kendisinin oyununu çok yüksek perdeden, abartılı ve uyumsuz buldum. Elbette kendisi aldatılmış ve intikam için gelmiş bir kadını oynadığı için daha yüksek oynaması anlaşılır bir durum ancak karşıya geçen (en azından bana) ‘’dostlar neler oluyor yav’’ durumuydu. Oyununun baskınlığı öfke, merak gibi yansıtmaya çalıştığı duyguların önüne geçti. Bununla beraber ikinci perdedeki yine enerjik, duyguları yansıtan lakin sakin sesli oyununu daha çok sevdim. Oyuncuların tümünün uyumu ile oyunun genel havasına daha çok yakıştırdım. Bu nedenle genel kanının aksine, ikinci perdede kendisini seyretmekten daha çok keyif aldım.

Berna Laçin’e geçecek olursam, öncelikle nasıl güzel bir kadın ya o! Maşallah vallahi ilk gördüğümde dedim ki kadına bak, su gibi. Gerçekten güzelliği onca metreden göz dolduruyor. Tabi ki oyun boyunca tek göz dolduran şeyin Berna Hanım’ın güzelliği dersem haksızlık etmiş olurum. Yıllardır bir projede değil (sanıyorum Belalı Baldız ve Evdeki Yabancı dizilerinde kendisine hayran olmayanımız pek azdır) Fairy reklamlarında gördüğümüz için eğitimli bir oyuncu olduğunu unutmuşuz. Kendisini izlerken zevk aldım. Küçük de bir itirafım olacak, oyuna gitmeden önce Berna hanımdan böylesi bir performans beklemiyordum. Hayal ettiğimden kat be kat üstün bir performans sergiledi ve beni şaşırttı. Kendisini yalnızca dizilerden (ki o da yıllar önce) tanıdığım için çok yanılmış ve eğitimli bir oyuncu olduğunu atlamışım (zaten oyundan sonra öğrendim). Sahneye gerçekten çok yakışıyor. Ayrıca oyunun içindeki oyunu oynayışını izlemek oldukça keyifliydi. Kendisini daha uzun yıllar özellikle tiyatro oyunlarında görmeyi isterim.

Eveet tahmin edeceğiniz üzere sıra Erdal Özyağcılar’dan bahsetmeye geldi dostlarım. Böyle büyük bir oyuncuyu hayattayken izlediğim için çok mutluyum. (aynı şeyi Şener Şen için de söyleyebilirim, bkz. Zengin Mutfağı.) Açıkçası nereden başlasam bilemiyorum. Mesela oyunun başında ayağını çanta sapına dolaması ve düşüyormuş gibi yapmasını ele alayım. Erdal Bey bunu öyle bir yaptı ki bir an gerçekten dolandı mı yoksa bilerek mi ayağına doladı diye düşündük. Çok küçük görünen bu detay, aslında öyle küçük değil çünkü ustalığı ince işçilikte görürsünüz. Böyle basit bir hareketi izleyiciye düşündürebilmeniz için, sakil durmaması için bunu usta bir doğallıkla oynamanız gerekir. Bazen küçük hareketleri olağan yapabilmek, o anda oynadığını bilirken çok günlük bir hareketi yapabilmek, belki tirat atmaktan daha kıymetlidir. Erdal Bey çantaya ve koltuğun üzerinde iken ayağına örtü takılıyormuş gibi yaptığı sahnede bize detayda oyunculuk resitali yaptı.

Belki biraz oyunun içeriğine fazla girmiş olacağım ama Erdal Özyağcılar’dan bahsederken, anlatmadan geçemeyeceğim bir sahne daha var. (burada affınıza sığınıyorum) Oynadığı boyacı karakterinin aktörlüğünü yansıtırken, elinde yalnızca bir adet çarşaf ile kâh koltuğun üzerine çıkarak kâh normal zeminde üst üste rollere girdi. O basit çarşafı farklı objeler olarak o kadar iyi kullandı ki! Oynadığı rolün sahibinin kötü oynayışını iyi oynamak nasıl bir şey! Oyunculuğa aşık birinin bunu gösterebilme fırsatı bulduğunda duyduğu heyecanı ve kendini gösterme arzusunu böylesine içten gösterebilmek nedir böyle! Söyleyecek hem çok şey var hem de hiçbir şey yok. Keşke sevgili Erdal Özyağcılar sahnelerden hiç eksik olmasa ve başka oyunlar oynasa. Ve biz de doya doya, uzun yıllar boyunca onu izleyebilsek.

Fotoğraf Linki

Evet, sevgili dostlarım bir yazımızın daha hep birlikte (yolda kimseyi kaybetmediğimi umarak) sonuna geldik. Klişe hareketimi yapıp bu oyunu değerlendirirsem 6.5 / 10 derim. Erdal Özyağcılar’ı sahnede görmenin keyfini hileli olarak eklersem en fazla 7 / 10. Yukarıda uzunca bahsettiğim senaryo ile oyunun konusunun klişeliği ve senaryoya nazaran oyun süresinin çok uzun sürmesi puanımı etkiledi. Buna göre gidip gitmemeyi kendinizin değerlendireceğini umuyorum.

Veda vaktine doğru yaklaşırken, şu an kaynağını tekrar arayıp bulamadığım bir sitede bu oyunun adının neden ‘’Hoşgeldin Boyacı’’ olduğunu öğrenmiştim, bunu da sizinle paylaşmak isterim. Oyunun gerçek adı ‘’Boyacı’’ imiş ama Erdal bey yıllar sonra tiyatroya döndüğü için ‘’Hoşgeldin Boyacı’’ konmuş. Biz de diyelim o zaman, Hoş geldin boyacı, umarım ölüm seni seyircilerinden ayırana dek tiyatro sahnesinden hiç inmezsin!

Sevgilerimle.

(*) Parya: Ayak takımı.

 

Yazı: Yağmur Sevindik