“Evlat” Oyunu İnceleme

“EVLAT” OYUNU İNCELEME

Evlat
“Evlat” oyuncu kadrosu

Merhabalar dostlarım. Bu hafta “Evlat” oyununa şöyle bir göz atıp hatırladığım kadarıyla (COVID-19 sebebiyle yeni bir şeyler izleyemiyor olmaktan çok bunaldım, camdan dışarıya ambulaaannns diye bağırmak üzereyim) değerlendireceğim. Haydi başlayalım.

Evet dostlarım, ufak ufak başlayacak olursak (şu an denize ilk kez ayağımı sokuyor gibiyim) bu oyunu Uniq Hall’de izledim. Bu sahneye öyle öfke doluyum ki bir posta da burada giydirmek isterdim ancak 1-serde hanımlık var, 2-tekrardan kaçınmaktan yanayım (yazar burada adeta bir Demet Akalın’dır, atarlı giderli, arabesk biçimde parmağını sallayarak “sen beni kaybettin Uniq Hall” minvalinde dans ediyordur). Bu nedenle sahne yorumumu merak eden tiyatro severler veya olumsuzluklara, kaosa, kine, çatışmaya bayılan sahne döver bireylerimiz için https://ilerigeridergi.com/tiyatro/bir-delinin-hatira-defteri-erdal-besikcioglu-vs-genco-erkal/ linkini buraya iliştiriyorum, orada “Sana laflar hazırladım Uniq Hall” kısmını okuyarak bilgi sahibi olabilirsiniz. Yine de kendimi tutamadığım için “…Kör olasın demiyorum kör olma da gör beni / …Kahrolasın demiyorum kahrolma da gör beni” diyorum sana sevgili Uniq Hall. Alacağın olsun Uniq Hall.

Dostlarım, tahmin ettiğiniz üzere bu oyunda beni lüks araba görmüş vale gibi, efendime söyleyeyim Instagram’da az takipçili güzel kadın keşfeden futbolcu gibi veya Solitaire oynayan devlet memuru ya da ne bileyim Black Friday indirimi yaklaşan Amerikalı gibi heyecanlandıran, koşa koşa bu oyunu izleten şey, şüphesiz, Onur Saylak’ın varlığıydı. Oynadığı dizilerde rolünün hakkını verişi bir yanda dursun, “Şahsiyet” gibi Türkiye televizyon tarihinin kanımca en kaliteli dizilerinden birini yönetmesiyle, herkes gibi benim de yaptığı işlere olan merakımı artırdı. Ve kendimi oyunda buldum.

Evlat

Öncelikle oyunun yazarı Türk değil, yani devşirdiğimiz bir oyun. Hira Tekindor tarafından dilimize çevrilmiş. Belki (haklı olarak) bu bilgiyi neden verdiğimi düşünüyorsunuzdur. Hemen söyleyeyim, senaryo çok sıradan. Kötü değil ama çevirip oynamaya değer hiçbir özel tat barındırmıyor içinde. Ah burası da beni çok vurdu, şu diyalog beni varoluşsal krizlere sürükledi veya “hah şurada daha önce tanımadığım bir insana tanık oldum, daha önce fark etmemiştim ama şimdi anladım onu” diyeceğim bir şey yok. Diyeceksiniz ki bir tiyatronun amacı illa bu mudur? Klişe şekilde “insanı insana insanla anlatma” sanatı mıdır? Beğenmediysen ağlayarak günlüğüne yaz. Soruları teker teker yanıtlayacak olursam, evet bu oyun için öyle, evet işte günlüğüme yazıyorum ve kabul de ediyorum ki değildir elbet. Değildir ama bir oyunda dramatik ögeler ağırlıklı ise o ögelerin bir miktar özellikli olmasını arıyorum. Eğer o da değil ise sağlam diyaloglarla yapılmış psikolojik tahliller istiyorum. Ve bu oyun insanların duyguları, travmaları, travmaların onları şekillendirmesinden bahsediyor. Hatta aldatma olayını eski eş olan anne, baba, çocuk ve hatta üvey anne yönünden yani çok yönlü olarak bize sunuyor. Olayı bize oyundaki tüm karakterlerin kendi pencerelerinden göstermeye çalışıyor. Ama sanki pencerenin önünde sarmaşık var veya bilinçsiz biri anızları yakmış (bu örnek de nereden çıktı?) gibi gördüğümüz şey toz duman. Neyse, bu kısma aşağıda biraz daha değiniriz.

Gitme fırsatınız olduğunda, oyuna dair duyduğunuz heyecanı kaçırmamak için her şeyi tam olarak anlatmam mümkün değil ama senaryoyu eleştirmeye devam edebilmek için bir iki cümle etmeliyim dostlarım. Oyunumuzun konusu babanın anneyi aldatması ile dağılmış bir aile, babanın başka bir aile kurması ancak eski eş olan annenin hayatına devam edememesi, çocuğunu boşlaması ve çocuğun ergenliğe girmesi ile birlikte var olan sorunlarının daha da derinleşmesi, ebeveynlerinin onu anlayamaması, İstiklal Marşı ve kapanış. Konu gördüğünüz gibi çok sıradan. Hatta sürpriz son da sürprizli değil bu sebeple. Perşembenin gelişi çarşambadan beri vuvuzela öttürdüğünden (sen neydin be Dünya Kupası) oyun sonu verilmek istenen hafif şok etkisi, Onur Saylak’ın gerçekçi oyununa rağmen verilemiyor (en azından bana veremedi, konuştuğu anda gerçek olmayan bir şeyi anlattığını biliyordum). Bu bir polisiye değil evet, bizi tamamen ters köşe yapmak zorunda değil, kabul, ama bu noktada o konuşmanın (çok belirsiz konuştuğumun farkındayım) bana belli bir dram yüklemesi, vurması için beklemediğim yerden gelmesi gerekliliğini de yadsıyamam. Senaryonun standartlığı oyunun sonunda da peşimizi bırakmıyor, anlayacağınız.

Onur Saylak ve Şükran Ovalı
Solda Onur Saylak ve sağda Şükran Ovalı

Senaryonun sıradanlığı üzerine yeterince oyalandıysam, diyaloglar üzerine de bir şeyler söylemek istiyorum. Bu oyunun insanı anlattığını varsayarsak karakterleri tam olarak özümseyemedik. Onlara ve bu karakterlere dönüşmelerini sağlayan şeylere tam olarak vâkıf olamadık. Şunu kabul etmem gerekir, tüm karakterlerin gelişimini izlemeye çalışsak bu oyun 10 saat sürer. Ama bu oyun kısa sayılabilecek bir süreye sahip olmamasına karşın oyunun asıl kahramanı olan çocuğun da içine düştüğü kuyuya, düşüncelerine pek hâkim olamadık. Dolayısıyla annenin, eşin gitmiş olmasıyla kafayı bozup çocuğuna aşırı düşkün olduğunu sanırken aslında onu anlamaması, babaların her zamanki gibi dik ve ben bilirimci tavrı ile yine çocuğunu anlamaktan fersah fersah uzak olması, çocuğun hiçbir yere ait hissedememesini anladık. Anladık ama oyunda şahit olduğumuz için değil, hepimizin bildiği bir şey olması ve bunları binlerce kez izlediğimiz için. Madem bu aynılıkta bir senaryo izleyecektim, en azından çocuğun tercihini benzer durumdaki çocuklardan ayıranın ne olduğuna ilişkin birkaç tahlil görmek isterdim. Ama hak yemek istemem, oyunun sunuluşunda altı çizilen bencillik ögesi güzel işlenmiş. Herkes çocuk için çok çabaladığını iddia ediyor ama aslında herkes en çok kendi derdinin peşinde koşuyor. Oyundaki her birey, hatta öz anne-baba bile, en çok kendisini duyuyor, kimse çocuğu dinlemiyor. Bunu Cem Yiğit Üzümoğlu’nun oyunuyla net biçimde görüyoruz. Zaten açık yüreklilikle dile getirecek olursam oyunda genel olarak eleştireceğim şey senaryo, zira oyunculuklar güzel.

Evet dostlarım, senaryonun sığ hissedilişi hakkında bir dünya mev mev konuştuğuma göre artık oyunculuklar hakkında konuşabilirim. Oyunun bana göre şok ismi Şükran Ovalı. Bunu söylemekten hicap duyuyorum ama kendisini kadroda gördüğümde “meh, başka oyuncu yok muydu ki” diye düşündüm. Bir yandan da meraklandığımı söylemeliyim tabii. Şükran Hanım, Onur Saylak’ın eski eşini aldattığı kadın ve yeni eş rolünün hakkından başarıyla geliyor. Rolü esnasında hiçbir çiğlik, ne bileyim bir olmamışlık hissetmiyoruz. Bu ters köşe, güzel bir detay oldu benim için. Hatta sonrasında başka bir tiyatro oyununda oynamış mı diye baktım ancak bulamadım. Kendisini başka rollerde de izlemeyi umuyorum. Meraklıyım. Başta burun kıvırdığım için de çok üzgünüm.

Cem Yiğit Üzümoğlu ve Onur Saylak
Solda Cem Yiğit Üzümoğlu ve sağda Onur Saylak

Oyunun parlayan yıldızı dalında “and the Oscar goes toooo” Cem Yiğit Üzümoğlu. Genç oyuncumuz (aynı yaştayız, o yüzden burada kendime kıyak geçiyorum müsaadenizle), herkesin ergenlik kisvesi altında çocuğun sorunlarını görmemesini ve sorunların büyüklüğünü fark edememelerini, ebeveynlerin bencilliklerinin sonuçlarını, önce derdini anlatan bir bireyken en sonunda bu durumdan vazgeçişini, yavaş yavaş melankolikliğinin depresyon girdabına gidişini bize izletiyor. Bunu da başarıyla yapıyor. Kendisini izlemeyi sevdik efem.

Sezin Akbaşoğlulları ve Cem Yiğit Üzümoğlu
Solda Sezin Akbaşoğlulları ve sağda Cem Yiğit Üzümoğlu

Gelelim Sezin Akbaşoğulları’na. Kendisini dizilerde izlediğim kadarıyla beğendiğim için rolünü iyi oynaması beni şaşırtmadı. Biraz histerik ve kendi içinde aldatılışını hazmedememiş, eski eşi hayatına devam etmişken kendisi edememiş bir anneyi bize gösteriyor. Söyleyeceklerim bu kadar.

Onur Saylak ve Cem Yiğit Üzümoğlu
Solda Onur Saylak ve sağda Cem Yiğit Üzümoğlu

Oyundaki iki ana karakter baba ve oğul aslında. Ve şimdi değerlendireceğimiz ana karakter Onur Saylak. Çok iyi bir oyuncu efendim, bunu zaten dizilerden de biliyoruz. Bu oyun bazında da aldatan bir eş olarak kaldığı ikilemler, yeni eşinden olan çocuğu ve Cem Yiğit Üzümoğlu arasında kalmasını, aslında babalığı bilmemesini, öğrendiği kadarıyla çabalamasını, çocuğunun kötüye gidişine şahit olup bu gidişe bir dur demeye çalışmasını, hepimizin bizi anlamadığını düşündüğümüz (ve hakikaten bazen anlamayan) babalarımızın kafasında neler döndüğünü anlatıyor bize. Geçirmek istediği tüm duyguları oyun boyunca alıyoruz ve seni seviyoruz Onur Saylak. Ayrıca ne tatlış bir dans o!

Son olarak, bu oyunda benim için en vurucu olan sahneden bahsetmek istiyorum. Ruhsal durumu sebebiyle akıl hastanesinde tedavi olan Cem Yiğit Üzümoğlu, bir sahnede ailesinden onu oradan çıkarmalarını istiyor hatta bunun için yalvarıyor. Kendisinin oraya ihtiyacı olmadığından ama orada insanlara olması gerektiği gibi davranmadıklarından söz ediyor. Doktor da aile ile konuşurken hastanın daha kalması gerektiğini, çıkmak isteyeceğini ve burada muamelenin kötü olduğunu söyleyebileceğini, buna itibar edilmemesi gerektiğini anlatan bir konuşma yapıyor. Oyunun en çok bu kısmında düşündüm, bir sevdiğim böyle bir durumdayken ona mı inanırım, yoksa doktora mı? Sanırım ne kadar kötü olursa olsun ona inanmayı seçerdim. Ancak bu çok çok zor bir karar.

Evet dostlarım, bir hafta daha bir oyun yorumumuzun sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bu oyun için bir isim koyacak olsam “sıradan senaryoya kurban olmuş iyi oyunculuklar” derdim (böyle de indie rock grubu ismi gibi oldu ama). Mutlaka gidip görün, görmeden ölmeyin diyeceğim bir oyun değil ama güzel vakit geçireceğiniz ve pişman olmayacağınız bir oyun bu. Bu kadar standart bir senaryoyu bize sıkılmadan izletmiş oyuncu kadrosuna son bir kez daha teşekkür edip puanımı verecek olursam da 7.2/10 diyorum. Yollarımız burada ayrılıyor, keyifli bir yazı okuduğunuzu umuyor ve hepinize güzel haftalar diliyorum. Sağlıcakla.

 

-Dostlarım, bu defa yazımda çok fotoğraf kullandığımın farkındayım ama öyle güzel çalışılmış ki! Seçemedim, beni mazur görün. Kimin çektiğini araştırdım, bulamadım ama kendisini çok tebrik ederim. –

 

Yazı: Yağmur Sevindik