Bir Delinin Hatıra Defteri Erdal Beşikçioğlu vs Genco Erkal

BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ ERDAL BEŞİKÇİOĞLU vs GENCO ERKAL

grumpy cat

Merhabalar dostlarım, görüşmeyeli nasılsınız? Ben kış depresyonunda gibiyim, haliyle bu yazıya biraz ‘’grumpy cat’’ duruşu hâkim.

Bu hafta Dostoyevski’nin, Rus Edebiyatının onun ‘’Palto’’sundan çıktığını iddia ettiği Gogol’a ait Bir Delinin Hatıra Defteri kitabının iki usta isimden tiyatroya uyarlanışını değerlendireceğiz. Yoğun istek üzerine (yalnızca 1 arkadaşım), kollarımı sıvadım, üzerine konuşmaya geçiyorum.

ERDAL BEŞİKÇİOĞLU’NDAN

SANA LAFLAR HAZIRLADIM UNIQ HALL :

Unique Hall
Uniq Hall

Oyuna geçmeden önce ilk konuğumuz, Erdal Bey’i izlediğimiz sahne olan Uniq Hall. Kendisi bizi, yani seyircileri pek de hoş ağırlamadığından iade-i ziyaret niteliğindeki bu yazıda bir miktar sitem mevcut efendim. Uniq Hall’u yeterince meraklandırdığımı düşündüğümden, sahneyi adeta kahırlara boğacağına olan inancımın tam olduğu yorumlarıma geçiyorum.

Duyamadık. Pat diye oldu biliyorum (şu anda anlatım bozukluğu olduğunu falan düşünüyorsunuz ama hayır, bazı gerçekleri direkt söylemeliyiz). Tiyatroya gidip oyuncuyu duyamamak bir dram değil de nedir dostlarım ha, sorarım sizlere! Oyun yorumu kısmında bir miktar değineceğim üzere Erdal Bey bu oyunu bir vincin üzerinde oynuyor. Bu süre zarfında vincin kepçesindeki dar alanı kullanarak karakterin git gellerle dolu duygu durumunu anlatıyor. Dolayısıyla bunu kimi zaman daha içe dönük bir tavırla, daha kısık sesle, kendi kendine konuşur biçimde oynuyor. Bu esnada bazı kısımları biz maalesef ‘’hımıdı hımıdı hımıdı’’ diye duyduk. Eğer Erdal Bey ‘’hımıdı hımıdı hımıdı’’ dediyse, yine, bunu dediğinden emin olarak duyamadık, ne dediği hakkında tahminler yürütmek zorunda kaldık. Maalesef bize bu kısımları duyma hakkı vermediler, biz de incir reçe… tamam tamam, sustum. Hayır, oyun zaten hızlı, Erdal Bey bam güm bam güm bir delinin (teşbihte hata olmaz) monoloğunu, duygu ve düşünce akışını anlatıyor, oldukça karışık ve hızlı bir performans, takibi zor. Sen buna bir de gerçekten kötü bir ses sistemi eklemişsin, üstelik yeni de sayılabilecek bir sahnesin. Oldu mu şimdi? Bize ‘’Paranız kadar sanata yakın olabilirsiniz.’’ demişsin, bilet almakta önce davranan kişiye öncelik vermemişsin. ‘’Herkes kendi parasının yettiği kategoride borusunu öttürür, bizde böyle’’ diyerek kast sistemi usulü, kategorilendirerek oturtmuşsun. Eyvallah. Ama biz 2. kategoride oturuyoruz, yine duyamıyoruz. Ne anladık bu işten? Daha ne’n olalım isterdin, onursuzunuz ya senin sevgili Uniq Hall! Bize kötü ses sistemi ile tiyatro izletmenizi, ‘’ön kategoride de otursan en az arkadakiler kadar kötü duyacaksın, sınıfçı köpek’’ diyerek paranın, konfor ile öncelik kazandırması durumuna başkaldırı olarak mı okumalıydık? Bilemiyorum tabi. Eğer böyle bir alt metin taşımıyorsa, keşke tablolar asarak tiyatronun dışındaki mekânın süslenmesine gösterilen özen, sahnenin kendisine de gösterilseydi ve oyuncu ‘’şu anda ne diyor’’ diye düşünmek zorunda kalmasaydık. Konuşmayı duymak için zorlamasaydık kendimizi, bize bu kadarcık şey çok görülmeseydi, ne bileyim zaman zaman duymak için cebelleşmek yerine sadece oyunun keyfine varsaydık. İşte böyleyken böyle dostlarım. Meramımı sitemlerimle yeterince dile getirdiğimi düşünüyor ve yazının bu kısmını noktalıyorum. Sana da teessüflerimi iletiyorum, ne bileyim, seni esefle kınıyorum Uniq Hall! Ki zaten teessüf ve esef aynı kökten geliyordur muhtemelen. Neyse.

Erdal Beşikçioğu
Erdal Beşikçioğu ve vinç

OYUN ÜZERİNE:

Sahneye olan tüm kırgınlığımı ve serzenişimi ortaya döktüysem, sıra oyunun içeriğini konuşmaya geldi. Koltuklarımıza oturup oyun vaktinin gelmesini beklerken, sahneye baktığımızda vincin üzerinden sarkan bir bacak görüyoruz. İzleyiciler bu esnada koltuklarına yerleşiyor ve bir müddet takıldıktan sonra oyun vakti geliyor. İşte o anda Erdal Bey’in sahneye gelmesini beklerken (tüm bu sürede gözlerinizi sahneden ayırmadan oturup dikkat etmediyseniz şayet), vincin üzerindeki hareketsiz bacağın dekor olmadığını anlıyorsunuz. Bir de ne görelim, Erdal Bey meğer hep bizimleymiş! Bizden önce sahnesine yerleşmiş ve bizim oturmamızı beklemiş, sohbetlerimizin uğultusunu duymuş, ama en güzeli oyunun başlamasını en başından beri seyircisiyle birlikte, bir vincin tepesinde beklemiş. Bunu anlamak aramızda karmaşık bir yakınlık oluşturuyor bence. (Bu detay, nedenini anlayamadığım bir şekilde, belki bir şaşırtma olduğu için, Ferhan Şensoy’un ‘’Ferhangi Şeyler’’ oyununda, oyuna hep geç gelip sonra gül atarak oyunu başlatmasını anımsattı bana. Gerçi Ferhan Bey’in oyununda bunu kendinize özel sanıyorsunuz zira özür dilerim geç kaldığım için falan diyor ancak bu oyun için öyle bir şey düşünmedim tabi, neyse, siz demek istediğimi anladınız dostlarım.) Daha sonra ise bizler için soluksuz izleyeceğimiz bir performans başlıyor.

Erdal Beşikçioğlu
Erdal Beşikçioğlu

Soluksuz bir performans demekle abarttığım sanılmasın sevgili okur, reca ediciğim. Zira Erdal Beşikçioğlu bu oyunda ciddi boyutta fiziksel çaba sarf ediyor. Oturduğumuz koltukta kendisini takip etmekte zorlanıyoruz. Nefes almıyor, durmuyor, o kepçeyi büyük sahnenin içindeki küçük bir sahne, adeta bir sahnecik gibi kullanıyor. Bir o yana bir bu yana vinç operatörü gibi vinci hareket ettiriyor ve aynı anda oyununu oynamaya devam ediyor. Bu arada vinç kepçesinin içinde öyle çok hareket ediyor ve hızlı kullanıyor ki, dönem dönem düşeceğinden korkuyoruz, ancak kendisi bana mısın demiyor. Oturuyor, kalkıyor, geziyor, yatıyor, tırmanıyor (vaov) ve daha bir sürü şey. Yürekler hop oturup hop kalkıyor. İnanılmaz bir emek ve yalnızca ayakta alkışlanabilir. Ayrıca akla hayale gelmeyecek bir eşya kullanımı, vinç. Bir buçuk saate yakın bu deli (evet her ne kadar oyunun tanıtımında ve hikâyede yavaş yavaş deliren bir adam olduğu belirtilse de Erdal Bey baştan beri bir deliyi oynamayı amaçlıyor bence), durmaksızın oynuyor dostlarım. Gerçekten, sahneye çıktığı andan beri deli olduğuna tüm kalbimizle inandığımız bu bey, tek bir kişi olarak bir saati aşkın bir oyunu bize bir an bile sıkılmadan, hatta çoğunlukla hayranlıkla ve ağzımız açık bir biçimde izletiyor. Nasıl anlatsam, hem az hem de çok eşya ile hem geniş hem dar alan ile oynuyor. Her şeyden çok az var ama her şeyden çok var bu sahnede. Oyunda nefis bir sahne ve beden hâkimiyeti, benim düz zeminde yapamayacağım kadar hızlı hareketleri gerçekleştiren, beni izlerken nefes nefese bırakan, gerçek bir vincin üzerinde gerçek bir deli var. Erişilmesi zor, izahı zor, gerçekten yüksek bir performans var. Bu oyun bakımından söyleyebileceğim tek eksi yön takip etmesi zor bir oyun. Erdal Bey’in söylediklerini zaman zaman kaçırıyoruz, hızlı konuştuğu zamanlarda konuşmayı tam olarak anlamak ve özümsemek zorlaşıyor. Söyleyeceklerim bu kadar. Klasik hareketlerimiz olarak bu oyun için 9/10 derim.

GENCO ERKAL’DAN

Genco Erkal
Genco Erkal

EMEĞE, ORTAMA VE İNSANA SAYGININ ARTIK BİR ERDEM SAYILMASI, SPECIAL SNOWFLAKE SENDROMU VE PROBLEM ÇÖZÜMÜ ÜZERİNE:

Evet dostlarım, şimdi sıra başka bir ustadan bahsetmeye geldi. Ancak ondan bahsetmeden evvel, rahatsız edici bir anımdan bahsedeceğim. Bu oyunu, nerede izlediğimi anımsayamayacağım kadar önce, Kadıköy’de bir sahnede izledim. Bir sahne incelemesi yapamayacağım ancak tiyatro izleme adabı, karşılıklı saygı, kişinin kendisinin başkalarından özel, farklı, üstün olduğunu düşünmesinin ona başkasının alanını ihlal etme hakkı vermediğiyle ilgili, ilkokulda öğretilmesi gereken konular üstüne bir iki kelam etmek için bu paragrafı açtım. Oyunun başlarında, yani Genco Erkal sahneye çıkıp oyununa başlamış iken, geç gelen bir iki kişiyi salona aldılar (Bunun başlı başına bir hata olduğunu tartışmamıza gerek var mı bilmiyorum). Yeni gelenler, geç gelmeleri üzerine bir mahcubiyet hissetmek bir yana, koltuklarına geçene kadar yüksek sesle muhabbet ettiler ve uyarılara aldırmadılar. Bu arada konuşma derken kısık sesle bir iki kelime veya cümleden bahsettiğimi sanmayın dostlarım, içeri girip yerlerine oturana kadar ve hatta koltuklarına yerleştikten sonra bile bir süre daha konuştular. Yani yılların anısını mı biriktirdin içinde kardeş ne yaptın, ne konuştun bu kadar, atom fiziğini mi masaya yatırdınız? Bu kadar acil konuşman gereken şey ney? Bu saygısız (hayır, bu ağır bir itham değil) davranış üzerine izleyiciler olarak bizler, üflüyor haklı olarak püflüyor, cıklıyor hatta susar mısınız da diyoruz, bu senin için hiçbir şey ifade etmiyor mu? Davranışını akıl süzgecinden geçirip bir değerlendirmiyor musun? (Sinirden dudaklarımı dişliyorum). ‘’Toplum içinde nasıl davranılmaz?’’ kamu spotu musunuz siz, anti kahraman mısınız? Bay C misiniz başımıza? Neyse sonuç olarak bu zatlar, paşa gönülleri buyurana dek konuştular ve biz de sonuç olarak bu esnada Genco Bey’i duyamadık, oyunun bu kısmını kaçırdık. Bu arada adap bilmez bu kimselerin konuşma sesleri ve seyircilerden artık konuşmayı bitirmeleri için yüksek sesle gelen uyarılar muhtemelen Genco Bey’in de kulağına gitmiştir. Tabi tüm bu kargaşaya rağmen Genco Erkal yılların tecrübesiyle olsa gerek, durumu yaşanmıyor sayarak oynamaya devam etti.

Tabi kara bahtım ve kör talihimin tehlikeli birleşimi sebebiyle, kaderin küçük Yağmur’un önüne çıkaracağı acılar bitmemişti. Arkamda oturan kişi devamlı koltuğumu tekmeledi. Ya dostum, gerçekten mi? Yetişkin bir insan olmuşsun, büyümüşsün de tiyatrolara geliyorsun ve elini ayağını kontrol edemiyor musun? Sanki bana 2 metrelik bodyguard, ne bileyim yeniçeri de sığamadı bir türlü. Oyun boyunca ayağını bir kez attın ve çarptın, iki kez çarptın, üç oldu, beş oldu. Artık altıncı da, yüce rabbimin sana cömertçe bahşettiği aklı kullanmak suretiyle tümevarım yaparak ‘’bir insanın sırtına vurmak rahatsız eder, demek ki ayağımı her böyle hareket ettirdiğimde tam önümde oturan kişinin sırtını koyduğu yere vuruyorum, aa öyleyse bu insanı rahatsız ediyorum!’’ sonucuna erişemiyor musun? Erişemiyorsan haydi, o zaman amme hizmeti niteliğindeki bu problemi beraber çözelim:

1- Problemin tespiti

Ayağımın yerini her değiştirdiğimde veya ayağımı kontrolsüzce hareket ettirdiğimde önümdeki koltuğun sırt kısmına vuruyorum.

2- Veri toplama

Ayağımı her vurduğumda önümdeki kişi bana dönüyor, kendimi kötü hissediyorum, karşımdaki insan da rahatsız ve kızgın görünüyor.

Küçük Emrah

3- Tahmin yapma

Önümde oturan kişi beni yalnızca tekme hareketimi gerçekleştirdiğimde uyarıyor, öyleyse ayağımı vurmam onu kızdırıyor olabilir.

4- Deney

Ayak 5 dakika sabit tutulur, öndeki kişi arkaya dönüp uyarıyor mu diye bakılır. Bir süre sonra tekme atılır ve karşı taraftan tepki olup olmadığı ölçülür. Aynı işlem eser miktarda yapılmaya devam edilir.

5- Sonuç

Tebrikler, ayağınızı düzgün tutmayı beceremediğiniz için başka birini tekmelediğiniz ve onu rahatsız ettiğiniz sonucuna ulaşmayı başardınız!

Teşekkürler.

Yukarıda bu kadar dır dır yapma meselem, hem Genco Bey’in yaptığı işe hem de vaktini ayırıp izlemek için gelmiş bizlere dev bir saygısızlık yapıldığını düşündüğüm için dostlarım. Burada sinir bozucu diğer detay ise bu tarz insanlara artık çevremizde çocuk, yaşlı, genç vs demeden çok fazla rastlıyor olmamız. İlkokul kitaplarındaki gibi ‘’’büyüklerimizi sayalım, küçüklerimi koruyalım, doğayı koruyup yeşili sevelim’’ biçiminde bir hümanistlik değil bu, birlikte yaşamak için lazım olan asgari özen ve saygı kurallarına riayet. Bu tür insanlar her nasıl buna inandılarsa, çılgın gibi yalnız kendi rahatlarını düşünüyorlar. Mesela arkamda oturan kimse gibi. Kafa şöyle işliyor herhalde: “Ayağımı rahat hissetmiyorum ama ben öyle önemli ve öyle eşsiz biriyim ki, bana ait olan yer yalnızca koltuğum olmasına rağmen kafama göre defalarca bacağımı oynatabilir ve önümdeki insanı tekmeleyerek rahatsız edebilirim. Canını acıtabilirim, konsantrasyonunu bozabilirim, şu anda önemli olan tek şey benim bu oyunu evimdeki konforla izlemem. Geri kalanlar kıçımı yiyebilir. Ben her şeyin en iyisini hak ediyorum, çok özelim, benim bacaklarım da çok özel. Ben ortalama boyumla bu koltuğa sığamıyorsam muhtemelen başkaları da sığamıyordur ama başkalarını rahatsız da etmiyor olmaları beni ilgilendirmez. Ben önemli ve farklıyım.” Ya da salona geç girip buna rağmen yarınlar yokmuşçasına konuşan kimseleri ele alalım. Orada da şu şekilde bir iç konuşma var sanıyorum: ‘’Koskoca insanlar olarak vakti belli bir etkinliğe geç kaldık, bizim dışımızdaki herkes hazır olabilir ama biz çok önemliyiz. Çok önemli ve özel olduğumuz için biz geç de kalsak, dikkatleri dağıtmak pahasına içeri gireriz. Ve hayır arkalara değil, önlerdeki yerimize otururuz çünkü kimsenin biz önlerinden geçerken sahneyi göremeyişi bizi ilgilendirmez. Hatta yerimize geçerken yüksek sesle konuşuruz da. İnsanlar sesimizi kesmemizi çünkü oyuncuyu duyamadıklarını söylerler ama bu da önemli değil çünkü bizim canımız böyle istiyor.’’ Yani, bu güne dek sağlam temellerle oluşturamadığın varlığını tüm dünyaya böyle mi kabul ettireceksin? Bilemiyorum Altan, bilemiyorum…

Genco Erkal
Genco Erkal

OYUN ÜZERİNE:

Evet dostlarım tüm kinimi, saygısızlığa duyduğum öfkeyi kustum. Yazının bu son kısmında ise hem Genco Erkal’dan izlediğim kısmı değerlendirecek hem de iki oyunu karşılaştıracağım. Oyuna geçecek olursam, öncelikle 1 saati aşkın tek kişilik performans göstererek tüm sahneyi doldurmak ve kendini izletmenin çok güç bir iş olduğu hepimizin malumu. Bu yorumu neden Erdal Bey’de değil de Genco Erkal’da yaptığımı belki de merak ediyorsunuzdur. Şöyle ki dostlarım, Erdal Bey’in oyunu vinç ve efektlerle göz dolduruyor. Yani hiçbir şey yapmadan salt sahneye baktığınızda bile ilginizi çekecek birçok unsur görebilirsiniz. Aslında orada da az malzeme var ama dekor ve araçlar gösterişli. Ayrıca Erdal Bey’in oyun esnasındaki fiziksel performansı da sadece oyuna odaklanmamızı engelliyor ve bize çok yönlü bir oyun sunuyor. Ancak Genco Erkal bir deli gömleği ve yatak ile oldukça sade biçimde oynuyor. Çok günlük ve sade eşyalar, dekorlar var etrafınızda. Her şey sıradan. Sıradan olmayan yegâne şey Genco Erkal’ın performansı. Dolayısıyla sahneyi gösterişli bir eşya veya insan yardımı olmaksızın, tek başına dakikalarca doldurması takdire şayan. Ayrıca 70-75 yaşını devirmiş, yarım asırlık sanat hayatı olan tiyatrocuları sahnede enerjisiyle, tecrübesiyle oynarken izlemek büyük zevk. Genco Erkal’ın oyununda en etkilendiğim kısımlardan biri ise kendisinin akıl sağlığı yerinde bir insanı oynayıp sahnede yavaş yavaş delirmesini bize izletmiş olması. Erdal Beşikçioğlu için baştan beri ‘’bu adam deli’’ demiş olsak da Genco Bey için aynısını söylemek doğru olmaz. Genco Bey’in köpek ile konuştuğu sahnelerin çok başarılı olduğunu, artırıyorum, bizi orada bir köpek olduğuna inandırdığını söyleyebilirim. Hatta o sahnede önce hâlâ aklı başında olduğunu ancak oyun gereği köpek olmaksızın varmış gibi oynadığını düşündüm. Fakat sonra köpeğin de onunla konuştuğunu anladığım anda durumu kavradım. Bir de en çok güldüğüm yerden bahsedecek olursam, kendisinin İspanya Kralı ‘’8. Ferdinand’’ olduğunu söylediği andı. Aklıma geldikçe hala gülüyor, arkadaş ortamlarında esprisini yapıyorum. Oyunun eksi tarafı ise Genco Erkal’ı arada duyamıyor olmaktı, diyebilirim. Erdal Bey’de daha çok sayıklamalar biçiminde olduğundan duyamamak çok önem arz etmese de Genco Bey’de önem arz ettiğini düşünüyorum. Ancak bunun Genco Erkal’dan mı, sahneden mi, ses sisteminden mi olduğunu kestiremedim.

Evet dostlarım iki ustayı minik minik değerlendirdiğimiz, yer yer de karşılaştırdığımız oyunun sonuna geldik. Genco Bey’in değerlendirmesi için de 8.9/10 diyebilirim sanırım. Erdal Bey’in ekstra sarf ettiği fiziksel gayret ve vinçle olan yenilikçi yaklaşımını cüretkâr bulduğum için daha yüksek verdim. Ancak aynı oyunu çeşitli kimselerden izlemeyi seven biri olarak, hem bu iki usta isim hem de siz hayattayken, gidip izlemenizi, izletmenizi şiddetle öneririm.

Eveet, yazımızın sonuna geldik, keyifle okuduğunuzu umuyorum dostlarım. Tekrar görüşene kadar, hasretle.

Yazı: Yağmur Sevindik

2 thoughts on “Bir Delinin Hatıra Defteri Erdal Beşikçioğlu vs Genco Erkal

Comments are closed.