Bir Baba Hamlet ve Seçilemeyen Koltuklar Sorunsalı

BİR BABA HAMLET VE SEÇİLEMEYEN KOLTUKLAR SORUNSALI

Fotoğraf Linki

Merhabalar dostlarım, sizinle tekrar buluştuğum için mutluyum. (Neyse ki derginin sahibi arkadaşım da pek sıkıntı yaşamıyorum bu konuda.) Her hafta “Şimdi ne yazsam, nasıl yazsam, acaba yapabilecek miyim?” kaygısıyla yazıya oturuyor, işin içine girdikçe rahatlıyorum. Burayı kendim için arkadaş sofrası biliyor ve bu duyguyu size de hissettirdiğimi umuyorum. Girizgahımı da böylece bitiriyorum.

Biricik yeni kavuklu ve yıllardır Mesut Komiser rolüyle yavuklumuz olan Şevket Çoruh ile ekranda göründüğünden daha tatlışko Murat Akkoyunlu’nun birlikte oynadığı tiyatro oyunu hakkında ileri geri konuşacağız. Sözü pek uzatmadan (hep mi gevezeyim sandınız? Hiç de bile!) bu güzide oyundan bahsetmeye geldim.

Fotoğraf Linki

Öncelikle yine küçük bir sahne yorumu, daha doğrusu bu sahne için güzelleme yapacağım. İlk defa bir yazıma konuk olanlar için bahsedeyim, ben sahne hakkında fikir sahibi olmanın en az oyunun içeriği kadar önemli olduğunu düşünenlerdenim. Bu sebeple yazılarımda, mümkün mertebe sahnelerden de bahsetmeyi kendime şiar edindim. “Ne gerek var yahu?!” diyecek kankiler için meseleyi biraz açayım. Koltuk seçmek büyük bir sorunsaldır dostlarım. Neden bu konuya böyle takıksın diye soracak olursanız (n’olur sormuş olun), ben “oyunu kötü yerden izleme anksiyetesi” (Ey tıp dünyası duy bunu!) denen bir dertten mustaribim. Evet, doğru duydunuz. Biliyorum ki koltuğu yanlış yerden seçersem oyun bana zehir olacak.  Bu seçim çok önemli.  Çünkü kötü seçimim sonucunda, yüce rabbim 3D ekrandan günahlarımı yansıtmış da tüm komşu teyzeler cık-cıklayarak günahlarımı izliyormuş kadar kötü hissediyorum. Veya misafirler varken annem “kaç kişi var say da gel” demiş de gözüm yerine elimle saymışım, anam da kaş gözü işaretleriyle “seni doğuracağıma taş doğuraydım” demiş gibi onulmaz dertlere düşüyorum. İşte hissettiğim bu habis duygular, koltuk seçimi aşamasında sahne ile ilgili sorularla birlik olup dört bir yanımı çepeçevre sarıyor. Sonra koltukları düşlemeye başlıyorum (tövbe estağfurullah). Acaba nasıl dizililer? Düz dizilmişlerse başkasının kafasından göremeyeceğimi ve önden bilet alamadıysam oyuna gitmemem gerektiğini önceden acı şekillerde tecrübe ettiğim aklıma geliyor (ühüh sizlere de bir miktar dargınım kötü salonlar). İrkiliyorum. Ya da sesin seyirciye yayılmasında sıkıntılı bir salonsa, ortalara doğru gidildikçe ses belirgin biçimde azalıyorsa, özellikle kategoriliyse, bir miktar daha ücret verip ön kategorilerde izlemem gerektiğine vâkıfım (ayrıca kast sistemi gibi olan bu olaydan tüm kalbimle nefret ediyorum). Yahut amfi biçiminde dizilmiş bir sahne ise ortalarda oturduğumda oyundan maksimum verim alacağımı, arkalara doğru otursam da sahneyi görebileceğimi bilip başka günkü seansı beklemek zorunda kalmayacağımı biliyorum.

Fotoğraf Linki

Dolayısıyla bu zorlu ve adaletsiz seçim esnasında (ben ve Deniz Seki’nin üzerine çok gelindi) ekrana boş boş bakarak “Deep Turkish Web müziği” eşliğinde düşüncelere dalıyorum. Bu düşünceler aklımda dönerken ne yapsam, koltuğu nereden alsam diye sitelerde deli danalar gibi gezinip sahneyi anlamaya çalışıyorum. İnternette gezinirken fotoğrafları geçtim bir adet bile sahne yorumu bulamayınca hayata dair inancımı yitiriyor (sadece üç saniye), akabinde Sürahi Nine gibi söyleniyorum. Sonunda da bilet satın alacağım siteye boynum bükük, kaderime razı olarak geri dönüyorum. İşte etraflıca bahsettiğim (bundan uzunu Manas Destanı zaten) sebeplerden ötürü, tiyatro sahnelerinin adeta Firavun mezarı gibi saklanması sebebiyle fikir sahibi olamamak beni hep yaralıyor. Manyak gibi şu an iki sayfa sahne anlatmamı küçümseyecek dahili ve harici bedhahlar (yarayla alay eder yaralanmamış olan) olacaktır ama şunu söylemek isterim ki tiyatrosever dostlarım beni anlayacaktır. Acınız acımdır. İşte bu sebeple entropi ve bir de Big Bang’den sonra koltuk seçimi çok önemlidir (öyle abarttım ki bu koltuk sevdasını, Recaizade sen misin?).

Fotoğraf Linki

Peki, bu kadar tatavadan sonra esas soruya geçelim: Yazımızın önemli parçalarından, içindeki oyunculardan ari olarak şahsiyete sahip Baba Sahne’miz nasıl? Çok tatlı. Vallahi de billahi de çok tatlı mekân (ağdalı bir cümle beklediniz di mi ama yok). Samimi. Dekorasyon güzel, sahneye giderken etrafı incelemekten zevk duyuyorsunuz. “Baba” kelimesinin, eğer yanlış değerlendirmediysem, Lugat365’te yazan anlamını asmışlar, çok da güzel bir detay olmuş. Sahnenin hissettirmek istediği duyguları net biçimde dile getirmiş, sahnenin özü o cümle. Bu tiyatro, eş dost omuz omuza ve Şevket Çoruh’un tüm birikimiyle (gerçek anlamda) inşa edildiğinden midir nedir, adeta kurtarılmış bölge gibi. Gerçi ben de oldum olası tiyatro mekânlarını biraz torpilli değerlendiririm. Sanırım ortak bir şeyden keyif aldığım insanlarla aynı yerde bulunmak, oradaki her türlü canlı ve cansız materyallerle içimde bir çeşit bağ kurmama sebep oluyor. Kendi iç dünyam ve sahnenin kuruluş hikayesini bilmekten ötürü olsa gerek, bu göz nuru yerde bulunmaktan mutlu hissettiğimi net anımsıyorum. 

Fotoğraf Linki

Bununla beraber mekânı güzel yapanın sadece tiyatronun içi, dostane havası, duvarlara asılan fotoğraflar veya yerleştirilen eşyaların güzelliği olduğunu söylersem büyük haksızlık etmiş olurum (Adaletin terazisi misin be kadın? Yürü!). En önemlisi, bence, seyirciye atfedilen değeri gösteren en önemli detay olan sahne ve koltukların azami özenle düzenlenmiş olması. Koltuklar amfi biçiminde çizilmiş. Bununla beraber daha çok bilet satma kaygısı güdülerek koltuk sayısını fazla tutmak yerine, izlenilebilecek kadar koltuk konmuş. Bu nedenle de salonun hemen her yerinden oyunu izleyebilmek mümkün. Sahne yorumuna devam edersek, sahnenin eni çok geniş tutulmamış. Dolayısıyla yan koltuklardan bilet almaktan çekinmenize gerek yok. Bu demektir ki (son dakika bilet bulursanız, ama hiç sanmam, maşallah kapalı gişe neredeyse) son dakika çat diye gidip oyun izleyebilirsiniz dilediğiniz gibi. Maalesef aynı şeyi birçok tiyatro için söylemek mümkün değil. Tiyatronun ismiyle müsemma heybeti ve yakışıklı duruşu hem seyircinin hem de sahnenin bizzat kendisinin kıymetli olduğunu taraflara karşılıklı olarak hissettiriyor. Sözün özü tertemiz bir sahne efendim. Üzerine titrenmiş bu el emeği göz nuru tiyatroya gidiniz. Büyük bir tutkuya dayanan her iş “görülmeyi” hak eder.

Fotoğraf Linki

Yazının bu kısmına kadar bayılmadan gelmeyi başarmış, adeta birer survivor olan okuyucularımızla devam ediyoruz. Dostlarım, “Hamlet” esasen tragedya biçiminde yazılmış bir eser olmasına karşın (yalnızca İleri Geri Dergi okuyucularına özel, içeriden bilgi verdim adeta) bu oyunda komediye başarılı bir şekilde uyarlanmış. Klasik hikâyeye pek dokunulmamış, bununla beraber oyun, komik öğeler, diyaloglar, siyasi hicivler ile başarılı biçimde bezenmiş. Yani bu oyun için salt komedi üzerine inşa edilmiş demek pek doğru olmaz. İkili, muhalifliklerini açıkça gözler önüne sermiş. Günümüz “aman Ali Rıza Bey tadımız kaçmasın”cı sanatçıların aksine “babalar gibi” (seksist bir söylem değil, sahne ismine göz kırpmadır efenim) eleştirilerini yapmışlar. Zamanın birinde, bir yerde “Sanat muhalefetten doğar.” cümlesini duymuştum. Bu oyun için motto edinilmiş bir cümle bile diyebiliriz. Bu sebeple siyasi görüş bakımından tutucu izleyiciler bir miktar sevmeyebilir, önceden söylemekte fayda görüyorum.

Kesinlikle Danimarka’da geçen bu oyunu oynarken (izlediğinizde bu satırı hatırlayınız, izlemişleri çoktan gülümsemiş olabilir) Murat Akkoyunlu ve Şevket Çoruh’un eğlendikleri çok belli. Bu sebepten seyirci de ikilinin oyununa dahil olup kolayca keyif alabiliyor. Zaten bir iki yerde seyirciyle oyunu paylaşıyorlar, o anlarda oyundan alınan keyif daha da artıyor. Oyun boyunca yüksek bir enerjinin sürdüğünü söylemek yanlış olmaz, bir an bile sıkılmadım. Ayrıca tempo, inişler çıkışlar olsa da genellikle yüksek. Böylelikle oyunun içinde, oyunla kalmak zor değil.

Fotoğraf Linki

Oyuncular bazında da bir iki şey söylemek isterim. Beni oyuna giderken bir parça endişelendiren, Şevket Çoruh’un “Mesut Komiser” rolünün üzerine yapışıp yapışmadığıydı. Malumunuz (ama ben Google’dan baktım) olduğu üzere Arka Sokaklar tam 14 yıldır devam ediyor-muş- (14 yıl süren evlilik yok valla, bu birlikteliği ayrıca tebrik ediyoruz). Hem uzun süreli olup hem de sevilen bir karakterden çıkmak oyuncu için zor olabileceği gibi, aynı zamanda izleyici bakımından da yeni karaktere alışma zorluğu çıkartabilir. Ancak Şevket Çoruh bakımından böyle bir şeyi bir an bile hissetmedim. Dizideki rolünden tamamen bağımsız olarak, o rolün etkilerini hiç taşımadan, bize eğreti gelmeden bu karakteri oynadığını açık gönüllülükle dile getirebilirim. Role de çok yakıştırdım.  

Murat Akkoyunlu’ya da ayrı bir parantez açmak istiyorum. Kendisine Şevkat Yerimdar’dan aşinaydım ama ismini bu oyuna kadar bilmiyordum doğrusu (orada da çok eğlenerek izliyordum kendisini). Bu oyun sonunda diyebilirim ki bu zamana kadar kendisini canlı  izlemediğim için hicap duydum. Bunu söylemekle söylememek arasında kaldım ama dayanamayacağım, Murat Bey oyunu hoverboard üzerinde (teşekkürler Mösyö) oynuyor. Tahmin ediyorum ki “Bir Delinin Hatıra Defteri” oyununda Erdal Beşikçioğlu’nun vincin üzerinde oynaması gibi (o bir tık daha zor pek tabii), ekstra bir araç ile oyun oynamak daha da zor olmalı. Ama altından başarıyla kalkıyor. Ayrıca oyuna kattığı modern tavrı sevdiğimi söylemeliyim. Neredeyse oyunun komedisi Murat Bey’in üzerinde diyebiliriz ve bunun da hakkını veriyor bizlere. Oyun boyunca çok tatlı (ne kadar çok dedim ama gerçekten tatlı), çok dinamik. Mimiklerini, beden dilini ve gözlerini iyi kullanıyor. Şarkı söylediği, söylemeye çalıştığı anlar ekstra eğlenceli. Bundan sonra kendisinin olduğu herhangi bir oyuna rastlarsam, mutlaka gitmek isterim.

Ayrı bir paragraf açmadan, değinmeden geçemeyeceğim, “vay bu neymiş kardeeşş” dediğim olay dekor, dostlarım. Hatta bana en şaşkınlık veren şeylerden biri bu diyebilirim. Bu kadar çok biçim alabilen, efektif kullanılan, bir matruşka gibi, efendim bir bukalemun gibi şekilden şekle girebilen bir dekor görmemiştim. Takdire şayan olay, söylemeden geçersem kendime darılırım.

Evet dostlarım, bu haftalık da incelememizin sonuna geldik. Geleneksel hale gelen (hadi lan oradan, daha iki yazım var) puanlamamızı yapacak olursam 8,7/10 derim. Hem tek başınıza, arkadaşlarınızla, birlikte olduğunuz kişiyle, ailenizle eğlenmek hem de sanat dolu bir akşam geçirmek istiyorsanız bu oyun için “çok güzel bir öneri” derim. Önümüzdeki hafta görüşmek dileğiyle. Kendinize iyi bakın.

Yazımı Şevket Çoruh’un oyunda çok güzel, içten ve ciddiyetle okuduğu (bir de ondan dinlemenizi gerçekten dilerim), her bir satırı içimize işleyen Shakespeare’in “66. Sone”siyle bitirmek isterim:

Vazgeçtim bu dünyadan, tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlankız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’ e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

Yazı: Yağmur Sevindik

One thought on “Bir Baba Hamlet ve Seçilemeyen Koltuklar Sorunsalı

Comments are closed.