“The Trials of Gabriel Fernandez” İncelemesi

Bu yazı, en başından itibaren eser miktarda spoiler içermektedir. Okuyucularımıza duyurulur.

Gabriel Fernandez

“Bunun korkunç sona dek böyle devam etmesi ve kimsenin bu konuda çaba göstermemesi inanılmazdı. 24 Mayıs 2013, 14:52 Gabriel’in öldüğü ilan edildi.”

 

Netflix’in etinden sütünden bolca faydalandığımız bu günlerde, ne yazık ki gerçek bir olayı anlatan “The Trials of Gabriel Fernandez” isimli belgeseli izlemiş, hatta az evvel bitirmiş bulunuyorum. 8 yaşında bir çocuk olan Gabriel Fernandez’in 8 ay boyunca annesi ve annesinin sevgilisi tarafından gördüğü işkence neticesinde hayata veda etmesini konu alan bu belgesel tüm sinirleri alt üst edecek, ekran karşısında hepimizi çileden çıkartacak cinsten bir yapım. Daha önceden yazılarıma denk gelmiş okuyucularımız hatırlayacaktır, sıklıkla gerçek hayattan uyarlanan suç/suçlu belgesellerini izlemeyi ve bu belgeseller hakkında konuşmayı severim. Ancak hafızam beni yanıltmıyorsa ilk kez bir suç belgeselini izlediğimde mide bulantısı, dünyanın adaletsizliğine karşı duyduğum öfke gibi duygulardan önce ve daha baskın olarak başka bir duygu hissettim, uyuşukluk hissi. Dostlarım yaklaşık yarım saat önce bitirdiğim belgeseli kapattığımdan beri yüzümde, kafamın içinde, kalbimde, kollarımda, göğsümde, Gabriel’in yaralandığı her yerimde acı ve uyuşukluk hissediyorum. Okuduğum raporları, gördüğüm fotoğrafları, dinlediğim kanıtları, bir çocuğun 26 kilogramlık bedeni ile katlanmak zorunda kaldığı acıları, yine de annesini ve bu hayatı sevip hayatta kalmaya çalışmasını aklımdan çıkaramıyorum. Bu büyüklükte bir ihmalin, tüm sistemin anne ile sevgilisiyle bir olup öldürdüğü masum bir çocuğun yaşadıklarını kabul etmekte güçlük yaşıyorum. Gabriel Fernandez’in mutlu ve tombul bebeklik fotoğrafları, normal bir çocuk olarak göründüğü fotoğraflar, vücudunda şiddeti gösteren emarelerin bulunduğu fotoğraflar ve son olarak işkenceden harap olmuş küçücük bedeninin hastaneye kaldırıldığında çekilen fotoğraflarını görmek, tatlı ve güleç bir bebeğin, o yumuk yumuk el ve bacakların ilerleyen yıllarda geldiği şişmiş, kesikler ve ızdırapların izleri ile kaplı görünüşü, kibar, sevgi dolu ve gözleri ışıl ışıl parlayan bir çocuğun geldiği son hal gözümün önünden gitmiyor. Bu boyutta bir canavarlığı kavramak, izlediğim işkencenin detaylarını bir kez daha düşünmek beni dehşete düşürüyor. Çocuğun bizatihi kendisi ve dahi bedeni “Yardım edin bana!” diye haykırırken, yaşadığı acıları herkesin gördüğü ama kimsenin yardım etmediği, görmezden geldiği bu çocuğun çektiği acılar ile bu dünyadan göçmesini kabul edemiyorum. Herkes neden izledi, neden kimse yardım etmedi, nasıl bu kadar sahipsiz kaldı bu çocuk? Saraylar, koskoca merkezler, hanlar hamamlar sığdırdığınız koca dünyaya 8 yaşında 26 kg bir çocuğu sığdıramadınız mı? Bir kişi, tek bir kişi bu çocuğun işkence yuvasına dönmesini engelleyip “Tamam bu kadar yeter, oraya geri dönmüyorsun.” diyemedi mi? Herkes tarafından görülen bu küçücük çocuğun acıları, nasılsa ölmez, öldürülmez diyerek mi görmezden gelindi? Bir tarafta vücudundaki, yüzündeki sigara yanıkları ortada olan, gözleri kan içinde okula gelen, okuldan eve dönmemek için ağlayan bir çocuk, güvenlik görevlisine vücudundaki yaraları gösteren, öğretmenine evde gördüğü şiddeti anlatan, tüm dünyadan yardım isteyen bir çocuk var. Tüm bedeni, vücudunun görünen ve görünmeyen her yerinde işkence izleri olan, saç derisinde ve tüm vücudunda kesikler, bağlama izleri, deri sıyrılmalarından küçücük vücudu görünmeyen bir çocuk elimizdeki. Gizli saklı değil, apaçık her şey. Diğer yanda ise işini doğru yapmayan sosyal hizmet görevlileri, şerif departmanı, aile fertleri, komşular ile sosyal hizmetin özel bir şirkete devredilmesi sebebi ile fazla mesai için ödenecek paranın küçücük bir çocuğun hayatından daha önemli olduğu bir gerçeklik var. Kabullenemiyorum, kabul edemem mümkün değil.

Solda haysiyet yoksunu anne Pearl Fernandez ve sağda haysiyet yoksunu sevgilisi Isauro Aguirre

6 bölümden oluşan belgesel boyunca dünyanın ve bir başkasından daha güçlü konumda olan herkesin nasıl acımasızlaşabildiğini görüyoruz. Belgeselde hepimizi çileden çıkartan sürüsüne bereket olay var: bir örneklersem kurumdaki eksiklikleri bildiren çalışanları kovmaya çalışan yöneticiler, sorunların daha üstteki yöneticilere ulaşmasını engelleyenler, bir çocuğun hayatı söz konusu iken mesai bittiği için soruşturmaya devam etmeyenler, çocuğun vücudundaki yaraları bile doğru raporlamayan sosyal hizmetliler, onu istismar eden annenin sözüne inanıp çocukla istismarcılardan uzakta konuşmayan görevliler, kurum içindeki yanlışları düzeltmek yerine yanlışları bildirenlerin cezalandırılmaya çalışıldığı, bir kurumu koruyabilmek amacıyla masum bir çocuğun katlinin aydınlatılması için savcıya dosya teslim etmeyenler ve daha niceleri. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ancak sinirlerim daha fazla kaldırmıyor. Herkese çok kızgınım. Çocuğun o halini görüp evine götürmeyen öğretmene de, işini yapmayan sosyal hizmet görevlilerine de, şerif departmanındakilere de, dünyadaki herkese belki.

 

Gabriel o kadar sevgi dolu bir çocuk ki, ona sevgilisi ile bir olup eziyet eden, yemek yerine kedi kumu yediren, onu her gece ve bazen gündüzleri de minik bir kutuya kilitleyen, oraya tuvaletini yaptıran, yaptığı tuvaleti temizlettiren, üzerinde sigara söndüren, vuran, tekmeleyen, kemerle döven, soğuk suyla dolu küvete yatıran bir anneye anneler günü için kartlar hazırlayan, işkenceden mahvolmuş yüzü ve vücudu ile gülerek “mom” yazısı ile poz veren bir çocuk. Gördüğü fiziksel ve psikolojik şiddete rağmen içindeki iyiliği hatırladıkça mahvoluyorum, perişan oluyorum, öfkeden dolup taşıyorum. O kadar küçük bir çocuksun ki hala anneni seviyor ve sana bunlara yapan ve yapılmasına izin veren annene, üstelik diğer iki kardeşine yapılmazken, onların yatağı var ama senin yatağın bile yokken (ya da bir kutuya kilitlenmek iken) hala annene anneler gününde kuponlar hazırlıyorsun. Homofobik büyükbaban yüzünden sana gözü gibi bakan  dayın ve partneri yerine başından beri doğurmak istemeyen annenin yanına gönderilmeseydin, ne güzel ve mutlu bir çocuk olurdun değil mi Gabriel?

 

Bu belgesel öylesine ağır ki dostlarım, Gabriel’in maruz kaldığı istismarın boyutunu düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum. Çok üzgünüm. Çok çok üzgünüm. Belki bir yerlerde Gabriel’in çektiği acıları çeken bir çocuk ve hatta çocuklar var ve ben onlara ulaşamıyorum, sizler ulaşamıyorsunuz, görevliler ihmal ediyor yine. Belki her gün önünden geçtiğim evlerin, pencerelerin ardında yardıma ihtiyacı olan ve istismar edilen bir çocuk var. Suçluluk hissediyorum. Sorumluluk hissediyorum. Rahatça yattığım yataktan, beğenmediğim için yemediğim buzdolabındaki yemekten, en ufak hatalarında kızdığım ebeveynlerime olan tavırlarımdan utanç duyuyorum.

 

Büyük bir kasvet içinde yazdığım, yazarken müthiş bir rahatsızlık duyduğum bu yazının sonuna geldim. Aslında bugün diziyi bitirdiğimde, dizinin üstümde oluşturduğu duygusal ağırlık sebebiyle yazmakla yazmamak, önermekle önermemek arasında çok kaldım ancak Gabriel’in hikayesi beni çok etkiledi. Yaşarken paylaşamadığımız ve ortadan kaldıramadığımız acısını öldüğünde bari anlamak ve anlatmak istedim. Keşke o hastaneden çıkabilseydin, sevilip sarılıp korunabilseydin. Yaşadığın her şey için çok üzgünüm.

 

Yazı: Yağmur Sevindik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir