“Hoş Geldiniz! Her Şey Yolunda.” – “The Good Place” İncelemesi

 

Öbür dünyadaki bekleme odasının duvarında yer alan “Welcome! Everything is fine. (Hoş geldiniz! Her şey yolunda.)” yazısı

Merhabalar efendim. Bu yazımda dizi janrı skalasında oldukça özgün bir yerde duran “The Good Place” dizisi hakkında ileri geri konuşacağım. “Özgün” tabiri caizdir, zira uzaktan bakıldığında bildik bir komedi dizisi gibi dursa da aslında bambaşka bir içeriği ve daha da önemlisi üslubu var bu yapımın. Şöyle ki “The Good Place”, ilk bakışta verdiği öylesine vakit geçirmelik bir komedi izleniminin ardında, aslında epeyce derinliği olan farklı tarzda bir mizah barındırıyor.

Sürprizini kaçırmamak adına, dizinin konusunu biraz da yüzeysel bir ifade edişle şu şekilde özetleyebilirim: Birbirlerinden oldukça farklı kişilik özelliklerine sahip dört kişi, ölümlerinin ardından karşılaştıkları, benim “öbür dünya bürokratları” yakıştırmasını yaptığım varlıklarla, aslında neyin “iyi” olduğu arayışına girerler. Böylelikle izleyiciyi güldürürken düşündürmenin ötesine geçerek kahkaha attırırken hayatı sorgulatan sanat eseri niteliğinde bir televizyon yapımı ortaya çıkar.

“The Good Place”, 2016 – 2020 yılları arasında, sezonların duble uzunluktaki ilk ve son bölümleri istisna olmak üzere 22’şer dakikalık bölümlerden oluşan toplamda 50 bölümlük 4 sezon halinde, klasik anlamda televizyon yayıncılığı yapan NBC kanalı aracılığıyla izleyicisiyle buluştu. Yapımın künyesinde gerek kamera önünde gerekse kamera arkasında hem önceki işlerinden tanıyıp sevdiğimiz hem de burada tanışıp seveceğimiz isimler yer alıyor. Dizinin yaratıcısı ve senaryo ekibinin başyazarı, kendisine daha önceki ABD versiyonu “The Office” ve “Parks and Recreation” işlerinden yola çıkarak kefil olduğumuz Michael Schur (Siz yine de kefalet ilişkisine bulaşmadan iki kere düşünün, aman diyim, sonra başınız ağrıyabilir. Benden size pro bono tavsiye…). Michael Schur’un önceki işlerinde birlikte çalıştığı yönetmenler olan Dean Holland, Beth McCarty-Miller, Drew Goddard gibi isimleri de dönüşümlü olarak yönetmen koltuğunda görüyoruz. Hatta başrol oyuncularından biri olan Kristen Bell’in yönettiği bir bölüm de var (4. sezonun 8. Bölümü olan “The Funeral to End All Funerals”). Oyuncu kadrosu ise Kristen Bell, William Jackson Harper, Jameela Jamil, Manny Jacinto, Ted Danson, D’Arcy Carden, Marc Evan Jackson, Tiya Sircar, Maya Rudolph, Jason Mantzoukas, Maribeth Monroe, Eugene Cordero, Mitch Narito ve daha birçok isimden oluşan epeyce kalabalık bir kadro. Bu tam isabet seçimlerden oluşan oyuncu kadrosunu kuran cast direktörleri ise “The Office” dizisinde de iyi iş çıkaran Allison Jones ve Ben Harris.

“The Good Place” dizisinin başrol oyuncu kadrosu: Soldan sağa Manny Jacinto, William Jackson Harper, Jameela Jamil, Ted Danson, Kristen Bell ve D’Arcy Carden

Gelgelelim oyunculuklara… Bence bu diziyi olduğu yere taşıyan esas etmen oyunculuklar olduğu için, oyuncuların isimlerini sıralayıp geçmek yetersiz kalır. Bu nedenle de her birinden ayrı ayrı söz etmek için kendilerine yeni paragraflar açmakta bir beis görmüyorum. “Veronica Mars”ın baş karakteri, “Frozen (Karlar Ülkesi)” animasyon filminde Anna’nın sesi, “The Woman in the House (Evdeki Kadın)” dizisinin arka pencereden bakan kadını yetenekli oyuncu Kristen Bell, Eleanor Shellstrop rolünde. Hatta kendisi bu rol için biçilmiş kaftan, yani nedense başka birini kafamda bu karaktere büründüremiyorum. Daha önce, favori filmlerimden biri olan deyim yerindeyse sadeliğin başyapıtı “Paterson”da ufak bir rolde gördüğüm William Jackson Harper, Chidi Anagonye rolünde. İzleyenler bana hak verecektir ki kendisi artık biz izleyicilerinin fahri ahlak felsefesi hocasıdır. Daha önce başka bir yapımda görsem güzelliği ve yeteneği ile mutlaka fark edeceğim için dizideki Eleanor karakterinin bu konudaki yorumlarına kesinlikle hak verdiğim Jameela Jamil, Tahani Al-Jamil rolünde. Gerçek hayattaki karizmasından tamamen sıyrılarak oldukça yüksek perdeden bir oyunculuk performansı sergilediğini düşündüğüm, bana kalırsa dizinin en komiği olan Manny Jacinto ise Jason Mendoza rolünde. Jason karakterinin absürt yaşanmışlıklarını ete kemiğe büründüren suç ortaklarından kankası Pillboi karakterini Eugene Cordero, babası Donkey Doug karakterini ise Mitch Narito canlandırıyor. Bu üçlünün dünyadayken yedikleri naneler, aynı anda hem absürt komedinin sınırlarında geziyor hem de ağır ceza mahkemelerinde bir duruşma seyretseniz şahit olabileceğiniz cinsten gerçekçiliği barındırıyor. Maribeth Monroe’yu ise nevi şahsına münhasır kişiliğiyle öbür dünyanın nötr bölgesinde kalabilmeyi başaran gelmiş geçmiş tek insan olma özelliğini haiz Mindy St. Claire rolünde izliyoruz.

Solda Donkey Doug (canlandıran Mitch Narito) ve sağda Pillboi (canlandıran Eugene Cordero) aynı anda hem deodorant hem de enerji içeceği olan inovatif ürünlerini tanıtırken

Bahsettiğim üzere dizi, ölümden sonra neler olduğu üzerine kafa yorduğu için karakterler yalnızca fani ve aciz insanlardan ibaret değil. Gelin, bir de öbür dünya bürokratlarına göz atalım: 11 sezonluk uzun soluklu komedi “Cheers” dizisinden tanıdığımız usta oyuncu Ted Danson, dizide sürekli ve tamamen insan olarak göründüğü halde bizleri aslında devasa ve korkunç görünüşlü bir şeytan olduğuna inandırma kabiliyetini sergilediği Michael rolünde. İlk defa bu yapımda gördüğüm ve adeta binbir surat gibi kâh İyi Janet, kâh Kötü Janet, kâh Nötr Janet ve hatta bazen Disko Janet olarak yeteneğini konuşturan D’Arcy Carden, tahmin edebileceğiniz üzere Janet rolünde. Sahneleriyle renk katan diğer öbür dünya bürokratları olan Baş Zebani Shawn rolündeki Marc Evan Jackson, Zebani Vicky rolündeki Tiya Sircar, Yargıç rolündeki Maya Rudolph veee tabii ki (kendisine bu sempatimin nedenini izleyince anlayacaksınız) Derek rolündeki Jason Mantzoukas isimlerini de anmadan geçmek olmaz.

Chidi Anagonye (canlandıran William Jackson Harper) öbür dünyada verdiği ahlak felsefesi derslerinden birinde

Komedi dizisi izlemek niyetiyle ekranın başına oturduğunuz bu yapım, sizi usul usul ahlak felsefesi denizinin sularına çekiyor ve insanlık tarihi boyunca süregelen türlü çeşit etik problemleriyle baş başa bırakıyor. Yaşarken bir etik bilimi profesörü olan Chidi Anagonye’nin öbür dünyada kendini vermekle mükellef hissettiği ahlak felsefesi derslerine, izleyiciler de adeta birer konuk öğrenci olarak katılıyorlar. Bu süreçte izleyiciler Immanuel Kant’tan Lao Tzu’ya, David Hume’dan Plato’ya, Soren Kierkegaard’dan Michel Foucault’ya, Martin Heidegger’den Jean Paul Sartre’a, Albert Camus’den Friedrich Nietzsche’ye, Aristo’dan John Locke’a, Jorge Luis Borges’ten Victor Hugo’ya ve daha nice yazarların eserlerinden tutun da (meraklısına dizide bahsi geçen eserlerin bir listesi) Philippa Ruth Foot ve Judith Jarvis Thomson Hanımefendilerin (kendilerini yakın tarihlerde kaybettiğimizi üzüntüyle belirterek saygıyla anmış olalım) ortaya attığı meşhur tramvay dilemmasının gerçek zamanlı tatbikatına kadar çeşitli yollardan felsefeyle haşır neşir oluyorlar. Tüm bunlar yaşanırken izleyiciler, kahkaha atmaktan da bir adım bile geri durmuyorlar. Zira Jason başta olmak üzere baş karakterlerin ortaya koyduğu esaslı komediye ek olarak yan roller aracılığıyla şekillenen mizah unsuru da oldukça kaliteli.

Tramvay dilemmasının basit bir gösterimi

Seyir zevki zaten bir hayli yüksek olan dizide izlenirliğe yönelik ekstra hamleler de yok değil. Örneğin 1. sezon finalindeki plot twist olarak tabir edilen hikâye akışındaki şaşırtıcı ters köşe, izleyiciyi bir sonraki sezona bağlamayı başarıyor. Her insanın en az bir kere içinden geçirdiği “insanların öleceklerinin farkında olmalarına rağmen bunu en büyük mesele haline getirmeyip günlük yaşamlarına devam edebilmesi” mefhumu öykülemenin geneline yayılmış bir alt metin durumunda. Bu da izleyiciyi esere fikren bağlanmasının yolunu açıyor. Öbür dünyada zamanın akış prensibine getirilen komik olduğu kadar yaratıcı “Jeremy Bearimy” izahı da hoş bir detay olarak karşımıza çıkıyor.

Görünümünden dolayı bu ismi alan “Jeremy Bearimy” zaman akış şeması

İzlenirlik formülünün olmazsa olmazı göndermeler de bu yapımda bolca mevcut. Aralarında beni en çok eğlendiren ise Eleanor karakterinin sit-com türünün en klasik yapımı “Seinfeld” dizisinin “The Yada Yada” adlı 8. sezon 19. bölümünden bir kesite göndermesi oldu. İlk kez 1997’de yayınlanan o bölümde kullanılan replik, 23 yıl sonra hâlâ güldürme potansiyelini koruyor belli ki. Bir esaslı gönderme de televizyon başyapıtı “Six Feet Under” dizisine oldu. Ondan da bahsederek huzurlarınızdan çekileyim yavaştan. Bildiğiniz gibi bir sahne bittiğinde, bir olay sona erdiğinde, bir ölüm gerçekleştiğinde genellikle ekran kararır ve simsiyah olur. Ölüm teması üzerine kurulu bir yapım olan “Six Feet Under” dizisinde ise alışılmış olanın zıttı uygulanarak birisi öldüğünde ekran aydınlanır ve bembeyaz olur. “The Good Place” dizisinde de Eleanor karakteri ölümden sonra öbür dünyadaki varlığı da sona erdiren eşiği geçtiğinde ekranın aydınlanıp bembeyaz olması, “Six Feet Under” izleyicilerinin yakından tanıdığı acı bir gülümsemeyle hüzünlendiren o farklı ve güçlü hissi hatırlatıyor.

Ekrandaki görüntü “Six Feet Under” beyazına doğru solarken

Velhasıl kelam, bu dizi çok başka efendim. Tereddüte mahal vermeden, gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz. İleri Geri Dergi’den Burak tavsiyesi…

“Welcome to The Good Place! Everything is fine.”

Yazı: Burak Orhan