“Bir Başkadır” … Benim Memleketim

“Bir Başkadır” dizisinin afişi

Merhabalar efendim. Bu yazımda sizlerle çok konuşulan, hatta belki de konuşa konuşa eskitilen “Bir Başkadır” dizisi hakkında hasbihal edeceğiz. Başlamadan önce İleri Geri Dergi özgüveni içeren bir beyanda bulunayım: Evet, çok yazıldı çizildi, bazı sahneleri her türlü sosyal medya platformunda tekrar tekrar izlendi, doğru; fakat böylesi çok yönlü bir inceleme başka yerde yok, yani şu an kesinlikle doğru adrestesiniz.

İlk olarak künyeye bakalım, sonra derinlere dalarız. Web televizyonu platformu Netflix aracılığıyla izleyicisiyle buluşan “Bir Başkadır”, uzunlukları 40 ile 58 dakika arasında değişen toplam 8 bölümden oluşuyor. Şimdilik tek sezonluk izlenimi uyandıran yapımın bir ihtimal sözleşme yenileme durumu da yok değil. Fakat biz mini dizi olarak algıladık kendisini ve tadında bırakılırsa da isabet olur gibi.

Dizinin yönetmenliğini de üstlenen Berkun Oya (sağda), başrol oyuncusu Öykü Karayel (solda) ile çalışırken

Dizinin hem uygulayıcı yapımcısı hem de senaristi olan Berkun Oya, aynı zamanda yönetmen koltuğunda da oturuyor. Kendisini bu senenin öne çıkan yerli Netflix komedi filmi “Azizler”de de yazar kadrosu arasında gördük. Ancak Berkun Oya’nın web televizyonu tecrübesi aslen “Masum” dizisine dayanıyor. Zira yerli web televizyonu dizisi furyasının öncüsü ve başarılı bir Quality TV örneği olan “Masum”, Berkun Oya’nın yazdığı “Bayrak” adlı tiyatro oyunundan uyarlama ve kendisi yine senaryo ekibinde de yer almıştı. Tabi o dönem (o dönem dediğim de 2017, yani öyle çok da eski değil, hepi topu 4 sene öncesi ama medyanın hızlı değişimini çarpıcı biçimde gözlemlemeye olanak sağlayan bir zaman aralığı tabii) web televizyonu platformları ve dolayısıyla internet dizileri pek revaçta olmadığından, BluTV platformunda yayınlanan dizi pek ses getirmemişti. Yoksa bugün popüler olup geyiklerde paso adı geçen çoğu internet dizisini cebinden çıkaracak bir yapım “Masum”. Jeneriği yeter… Önermiş olayım, bir ara bakarsınız.

Berkun Oya’nın “Bayrak” adlı tiyatro oyunundan uyarlanan “Masum” adlı web televizyonu dizisinin afişi

Neyse, yazımızın konusu “Bir Başkadır” dizisine dönelim. Oyuncu kadrosuna baktığımızda başarılı oyunculardan oluşan bir liste karşımıza çıkıyor: Öykü Karayel, Fatih Artman, Funda Eryiğit, Defne Kayalar, Tülin Özen, Bige Önal, Gökhan Yıkılkan, Alican Yücesoy, Nesrin Cavadzade, Derya Karadaş, Öner Erkan, Esme Madra, Sinan Tuzcu ve Taner Birsel vee Nur Sürer veee Settar Tanrıöğen… Bazı isimler yazının ilerleyen kısımlarında ayrıca değinilmeyi hak ediyor. Kostüm tasarımcısı Seda Yılmaz’ın adını da anmadan geçmeyelim. Zira yerli dizilerde her gün başka kıyafetle yahut aşırı bakımlı giysilerle arz-ı endam eden sözde orta direk / dar gelirli karakterlerin ardından, kendisinin aşırı gerçekçi giyim kuşam tasarımları ilaç gibi geldi.

Şimdi kronolojik bir bakışla yer yer Sezar’ın hakkını Sezar’a vereceğim, yeri geldiğinde ise acımasızca eleştireceğim inceleme faslına geçebiliriz. Efendim, önceki yazılarımı okuyanların hatırlayacağı, daha önce açıkladığım bir pilot bölüm mevzusu var. Bu konuyla ilgili detaylı açıklamalar için tık tık! Bizi bu yazıda ilgilendiren husus ise mini dizi formatlı 8 bölümlük bir yapımda pilot bölüm mantığıyla bir 1. bölüm çekmenin abesliği. Zaten Netflix’in yayın politikası gereği tüm bölümler tekmili birden yayınlanıyorken 1. bölüme, kalanlara nazaran daha fazla özenilmiş olduğu göze çarpıyor. Yerli dizi piyasasının yan etkileri sürüyor demek ki, diyelim. Keza, örneğin ilk bölümdeki yaş hurma sahnesinde yaşanan aile boyu sinir krizi, kalan bölümlerde erişilmeye çabalanmamış bir yükselme içeriyor.

Hurmalı aile boyu sinir krizi sahnesinde Yasin (canlandıran Fatih Artman)

İlk bölümün fade-out (sektörde birçok farklı anlama gelmekle beraber, dizi özelinde, bölüm sonunda olay akışının bittiğini izleyiciye bildirir şekilde ekranın kararması ve bitiş jeneriğine geçiş) kısmı bile diğer bölümlerden daha güçlü kalmış. İlk bölüm sonundaki özellikle sosyal medyada geniş çaplı bir etki yaratan Ferdi Özbeğen performansının etkileyicilik katsayısı diğer bölüm sonlarında yok. Erkin Koray’ın “Şaşkın” adaptasyonundan kulaklarımıza tanıdık gelen Lübnan türküsü “Ya Ayn Mulayiitayn” ve Şerif Gören’in “Deprem” filminin Cahit Berkay bestesi müziği ile biten bölümler bu anlamda belki birer adım öne çıkmıştı. Bu arada, Ferdi Özbeğen’in “Gündüzüm Seninle (Bir Sır Gibi)” canlı performansının yaylılarla olan introsunun adeta bir gerilim müziği olmak için icra edilmiş gibi durması konusunda ise bu mükemmel seçimi yapan kişiyi kutluyorum.

Dizide izleyicilere, o an o sahneyi izlerken vardığı yargıları bir ya da birkaç sonraki sahnede sarsarak sorgulatma amacı güden bir yaklaşıma sık sık rastlıyoruz. Örneğin Meryem (canlandıran Öykü Karayel), gittiği psikiyatr Peri’ye (canlandıran Defne Kayalar) bir sonraki seansa gelebilmek için mahalledeki hocasından icazet alması gerektiğini söylüyor. Peri ve izleyicilerin bir kısmı da bunu yanlış buluyor. (Bu arada psikiyatrinin mahalledeki hocanın görüşünden evla olduğu gerçeğinin tartışmaya açılmaması gerektiğini düşünüyorum. Zira “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir”. Dolayısıyla psikiyatrinin nimetleri dururken hocanın yönlendiriciliğine başvurmak kabul edilebilir değildir.) Bir sonraki sahnede ise Peri’nin diğer bir psikiyatr olan Gülbin’e (canlandıran Tülin Özen) önce Meryem’in yaklaşımından şikâyet ettiğini, sonra da Güney Amerika’dayken katıldığı Ayahuasca ritüelini ballandıra ballandıra anlattığını gören izleyiciler, bir önceki yargılarını sorguluyor. Çünkü yerli dininin uyuşturucu bir bitkiden elde edilen içecek vasıtasıyla kendinden geçerek icra edilen ekstrem bir pratiğinin, tarikatların afyon içip zikir çekmesinden ne farkı var? Yahut oradayken sözüne kıymet verip bilgelik yüklediğin ayin yöneticisi şamanın, Meryem’in mahalledeki hocasından ne farkı var ey Peri?! Ayrıca, danışanın içinden gelen teşekkür böreğini almak etik dışı ama danışanın özelini her yerde herkese anlatmana ne demeli? Yaa işte Peri, “Altı sene okuyon, tam doktor da olamıyon…”

“Bir Başkadır” dizisinin Meryem karakteri (canlandıran Öykü Karayel)

İzleyicileri benzer şekilde hissettirme amacı güden sahnelerden biri de Peri’nin Gülbin ile sohbetinin sıradan bir arkadaş muhabbeti değil de aslında süpervizyon maksatlı olduğunun anlaşıldığı sahneydi. Örneğin psikiyatr Peri (belki de “Kırmızı Oda” dizisinin duygularını danışanlarına fazlasıyla yansıtan psikiyatrına bir nazire olarak) profesyonelce bir aşırı ifadesiz suratla danışanlarını dinlerken, bu psikiyatrception silsilesinde duygularını en belirgin biçimlerde dışarı vurunca da izleyiciler yine bir önceki yargılarından uzaklaşmıştı. Geçmiş bir sahnede biriyle gördüğümüz bir karakterin, daha sonra şaşırtıcı bir biçimde başka biriyle bağlantılı çıkması şeklindeki örüntü de hep seyircilerin izlenimleriyle vardıkları sonuçları sarsma amacı taşıyor esasında.

Psikiyatrception oluşturan karakterler: Ortada danışan Meryem (canlandıran Öykü Karayel), solda psikiyatr Peri (canlandıran Defne Kayalar), sağda süpervizör Gülbin (canlandıran Tülin Özen)

Eee tabii ki Netflix izlediğimizin alamet-i farikası nedir, sevgili okuyucularım? En az bir LGBT+ birey ve onun çalkantılı ilişkisi. Hikâyeye başarılı bir biçimde yedirildiği takdirde LGBT+ bireylerin görünürlüğüne yönelik bu yaklaşımın karşısında olan kişi net homofobiktir, lamı cimi yok, bahane uydurmayın! Diğer yandan, sözde aktivizm kılıfına saklanarak ticari kâr kaygısı güden bir yaklaşım içindeki yapımlar ise hem aşırı yapmacık bir o kadar da sanatsallıktan uzak kalıyor (Bkz. hem gay hem siyah hem fakir hem bağımlı baş karakteriyle tüm tuşlara aynı anda basarak Oscar alan dandik “Moonlight” filmi). Bu noktada en kilit unsur, LGBT+ bireylerin gerçek hayattaki doğal varlıklarını karikatürize ederek eğretileştirmeyen bir olay örgüsüdür.

Sağda Hayrunnisa (canlandıran Bige Önal) ve solda partneri Burcu (canlandıran Esme Madra) gece kulübünde eğlenirken

“Bir Başkadır”, bu anlamda sınıfta kalıyor. Zira hocanın kızı Hayrunnisa (canlandıran Bige Önal), hem başörtüsünü çıkarmak istiyor hem oldukça aktif bir gece hayatı var hem İsmail Cem okuyor hem de Burcu (canlandıran Esme Madra) ile lezbiyen bir hoşlantı durumu var. Yahu neden en ufak detaylarda bile alışılmışın dışına çıkararak karikatürize ettiniz Hayrunnisa karakterini?! Lezbiyen bir kadın, babasının mahalledeki hoca olmasına tezat olsun diye illa gece kulübü müdavimi olmak zorunda mı? Başörtülü bir kadın, sırf alışılmışın dışında olduğu için neden örneğin “Ey sevgili” Sezai Karakoç yerine İsmail Cem’den “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi” okumak zorunda? İnanın, Hayrunnisa’yı bu denli karikatürize etmeseydiniz de biz izleyiciler onun başörtüsünü çıkarma isteğini yahut cinsel yönelimini içtenlikle anlayabilirdik. Zira böyle olunca, her ne kadar mesaj kaygısını değerli bulsam ve filmlerinde çalıştığı görüntü yönetmeni Soykut Turan’ın ortaya çıkardığı işleri örnek alsam da (bu iki unsuru birlikte gözlemleyebileceğiniz bir sahneyi aşağıya bıraktım), izlenen şey her telden çalan bir Mahsun Kırmızıgül filmine dönüşüyor. Bu arada Hayrunnisa’dan bu kadar bahsetmişken, bence gayet kötü yazılmasına karşın, Bige Önal’ın o duygu yüklü ama dozundaki abartısız oyunculuğundan ve aşırı güzel gözlerinden söz etmeden geçmek olmaz.

Öte yandan gerçekçiliğin tavan yapmasıyla beni oldukça keyiflendiren ögeler de dizide bolca mevcut. Öncelikle bahsetmem gereken aşırı gerçekçi karakter Yasin (canlandıran Fatih Artman). Öyle ki, bir ölçüt olarak “Behzat Ç.”de canlandırdığı Harun karakteri kadar gerçekçi neredeyse. Yasin, bulunduğu ataerkil toplum yapısı içinde üstlendiği toplumsal cinsiyet rolünü tam anlamıyla yansıtan standart bir erkek. Dolayısıyla gerek eşi Ruhiye’ye (canlandıran Funda Eryiğit) gerek kız kardeşi Meryem’e gerekse aile dışında iletişim kurduğu bütün kadınlara davranışında o toksik sayılabilecek dümdüz erkekliği gözlemlemek mümkün Yasin karakterinde.

Bir diğer gerçekçi karakter de Meryem elbette. Yerli dizilerde başörtülü olmayan bir kadın oyuncunun başörtülü bir role bürünmesi, başarısız kostüm ve makyajın yanı sıra abartılı oyunculukla da birleşince genellikle tüm gerçekçiliğini yitiriyor. Fakat “Bir Başkadır” Meryem, tüm klişelerden, stereotipleştirmeden ve yapmacıklıktan başarıyla kaçınmayı bilmiş. Her yerde yazıldı çizildi ama, bu yazıya hâkim olan farklı fikirlerim bir yana, bir de ben söyleyeyim: Dikkatinizi çektiğim bu aşırı doğallık, Meryem’in Peri’ye “Eviriyon çeviriyon…” diye sitem ettiği anlarda zirveye ulaşıyor. Yine Meryem’in, revaçtaki yerli dizilerde olduğu gibi dar gelirli karakterlerin özel kliniklere gidip pahalılığı herkesçe malum psikiyatrlardan terapi alması garabetinin aksine, devlet hastanesindeki psikiyatri polikliniğine randevulu hasta olarak gitmesini de gözden kaçırmamak gerek. Sosyoekonomik yansımalar, bu ailenin evindeki perdenin bir zamanlar bizim de evimizde asılı olan perdenin tıpkısının aynısı olması kadar gerçek. Yine o çok konuşulan arabanın bozulması akabindeki dans sahnesinde, arabanın LPG’li Kartal olması da hakeza öyle. Bu sahneyi de izledikten sonra “…And the oscar goes to Öykü Karayel!” demekte bir beis görmüyorum. Gündelikçi olarak çalışan Meryem’in temizliğe gittiği evdeyken öğrendiği, “kahveyi yakmamak için su kaynadıktan sonra kettle’ı kapağı açık vaziyette bir dakika bekletmek” tüyosu da sevgili anneme diziden kalan oldu.

Meryem’in gündelikçi olarak temizliğe gittiği evde yaşayan, baba parası yiyerek geçindiği amaçsız bomboş hayatı, tek derdinin seks olması ve 3-4 cümleden ibaret dağarcığı (ki bunlardan ikisi “Olaylar sende…” ve “Eee, kalıyor musun bu gece?”) ile aşina olduğumuz karaktersiz Sinan (canlandıran Alican Yücesoy) da yine gerçekçi bir tipleme. Meryem’in her hafta kaçırmadan izlediği diziden bir kesitle başlayan bölümün, o dizinin başrol oyuncusu Melisa’yı (canlandıran Nesrin Cavadzade) Sinan’ın evinde üzerinde Sinan’ın gömleğiyle görmesi ile bitmesi de hoş bir kurgu idi.

Küçük bir detay olmasına rağmen, yerli – yabancı tüm dizi sektöründe gözden kaçırılan saat devamlılığı da çok iyi “Bir Başkadır”da. Örneğin Meryem, Ali Sadi Hoca’nın (canlandıran Settar Tanrıöğen) evindeyken saat akşam 9 buçuk; çıkıp aynı mahalledeki evine geldiğinde mutfakta asılı saat 10’a geliyor. Mahalle demişken, semt İstanbul Beykoz’daki Alibahadır civarı. Bilen bilir oralardaki başıboş saldırgan köpek popülasyonunu… Beni güldürürken derin düşüncelere sevk eden harika bir ayrıntı, Hayrunnisa’yı Beykoz’da köpek ısırmasıydı.

Mahallelinin köpeklerle imtihanı…

Mahalle hocası dedik dedik, yukarıda da Ali Sadi Hoca diye adını zikrettik madem; en büyük alkışlar “Ortaoyuncular”dan Settar Tanrıöğen Beyefendi’ye gelsin! İlmek ilmek dokunmuş bir karakter. Tek bir mimiği, bakışı bile boşuna değil. Çok boyutlu bir oyunculuk gerektiren böylesi bir rolün altından ancak Settar Tanrıöğen gibi sayısız dizi, sinema filmi ve tiyatro oyununda tipten tipe girmiş bir oyuncu kalkabilirdi. Kendisinin tipleme skalasının ne denli geniş olduğunu “Bir Demet Tiyatro” oyunundaki Saldıray Abi, “Vavien” filmindeki Cemal, “Eşkıya” filmindeki Laz Naci, “Takva” filmindeki Ali Bey, “Die Fremde (Ayrılık)” filmindeki Kader, “İkinci Bahar” dizisindeki Vakkas, “Baba Candır” dizisindeki Salih, “Sultan” dizisindeki Aziz ve oynadığı birbirinden farklı daha nice rolde gözlemleyebilirsiniz. Her sahnesi aşırı detay. Yani öyle ki bağış kutusunun varlığı tek başına muazzam bir detayken, Ali Sadi Hoca’nın o kutuya attığı gayriihtiyari ufak bakışı ile dahi atlamayan bir oyunculuktan söz ediyorum. Eşinin vefatının ardından yaşadığı sükûta gömülü hüzün de çok gerçek, kızı Hayrunnisa ile yabancılaşan ilişkisi de çok gerçek. Hayrunnisa’nın yabancı müzik dinlerken basıldığı sahnede, ezici çoğunluğumuzun babasıyla yabancı müzik üzerine yaşadığı o diyaloğun yeniden hayat bulması gülümsetti: “E kızım ya küfrediyorsa?” “Ben de ona ediyorum o zaman baba.”

“Bir Başkadır”da Ali Sadi Hoca olarak karşımıza çıkan “Bir Demet Tiyatro”nun Saldıray Abi’si (canlandıran Settar Tanrıöğen)

Ali Sadi Hoca’nın yardımcısı Hilmi (canlandıran Gökhan Yıkılkan) da oldukça orijinal bir karakter. Demek ki neymiş? Her yönden çekiştirip karikatürize etmeden de orijinal karakterler yaratılabiliyormuş. Taa TRT’deki hem içeriklerini yazıp hem de performans gösterdiği “Bi’ Zahmet” adlı eğlence programından beri takip ettiğim, favori komiklerimden Gökhan Yıkılkan, “Behzat Ç.”deki Muzo karakterinin ardından yeteneğini bu kez de “Bir Başkadır” için konuşturmuş. Kendisi bu sıralar “Kırmızı Oda” dizisinde Recai karakteriyle ekranlarda. Hilmi’nin psikoloji alanının önemli isimlerinden biri olan Carl Gustav Jung okuyup toplumsal bilinçaltı kavramından dem vurması, orijinallik ile zorlama arasındaki ince çizginin olması gerektiği tarafında kalıyor. Hoca yardımcılığı yapan Hilmi’nin Jung’dan alıntıladığı “kişilere, kurumlara, dine bağlı kalmadan bir anlam bulmak” vurgusu sivriydi.

Hilmi (canlandıran Gökhan Yıkılkan), kıraathanede Carl Gustav Jung’dan alıntılarla konuşurken

Otururken “bissssmillahh” diye fısıldayarak iç çekmesi, evden çıkarken ayakkabı keratası aranıp bulamayınca sorması gerçekçilik katsayısını artıran detaylardı. Cenaze, helva ikramının yapıldığı kırkıncı gün geleneği gibi vesilelerle toplanmaların, sosyalleşme maksatlı ortam çeşitliliği kısıtlı olan mahalleli gençler için bir sosyalleşme alanı olması, Meryem ve Hilmi’nin bakışmaları ile iyi biçimde yansıtılmıştı. İzleyenlerin hatırlayacağı Hilmi’nin hindi sahnesinde ben de sesli güldüm. Tüm bunların yanı sıra beni güldüren bir ayrıntı da (beni kişisel olarak tanıyanların bu satırları gülümseyerek okuyacağına eminim :D) Hilmi’nin İETT hat ve güzergahlarına neredeyse benim kadar hâkim olmasıydı. Ha bu arada, İETT deyince şunu söylemesem olmaz: İETT otobüslerinin doluluk oranları, tüm yerli dizi piyasasına inat gerçekti.

Gülbin’in engelli kardeşi Rezan (canlandıran Öner Erkan) ile ilgili sahneler de bana kalırsa biraz ıskalanmış gibiydi. Her şeyden önce Öner Erkan’ın yetenekli oyunculuğu harcanmış. Dahası yukarıda bahsettiğim, her konuya değinelim kaygısıyla her telden çalma aceleciliğinden de nasibini almış bu sahneler. Engellilerin sorunları, Kürt meselesi, okumuş – okumamış kardeş çatışması, batıl inançlar, ilim irfana karşı hacı hoca… her biri aynı potada eritilmeye çalışılınca, haliyle izleyici hangisine odaklanacağını şaşırıyor ve bu nedenle mesaj da ulaşamıyor seyircilere. Bu kısımda benden geçer not alan tek sahne, dengbejlik (bestelenmemiş Kürtçe sözlü edebiyat ürünlerinin doğaçlama ezgili icrası) geçmişi olması muhtemel babanın, oğlu Rezan’ı yatıştırmak için türkü söylemesiydi. Bu sahne için seçilen “Malan Barkır” eserinin, benim mütevazı bağlama çalma serüvenimde ilk öğrendiğim türkülerden olması da beni ayrıca gülümsetti.

Peri’nin ebeveynleri ise ABD’li pedagog Marc Prensky’nin ortaya koyduğu “digital immigrant” tabirinin hayat bulmuş hâli adeta. (Bu tabir için “dijital göçmen” şeklinde bir çeviri önerilebilir. Prensky bu tabiri, kullanıcısı olduğu teknolojilerin ortaya çıkışından önce doğup sonradan bu teknolojileri öğrenmeye çalışan nesilleri tanımlamak için kullanıyor. Karşıtı ise “digital native”, yani teknolojinin içine doğup 2 yaşında eline tablet alan veletler…). Zira Peri’nin annesi Feray (canlandıran Nur Sürer) ve babası Orhan (canlandıran Taner Birsel), tabletten Facebook’a girip bir şeyler okumaya çalışıyor, fakat tam da beceremiyor. O çaba, belki de oyuncuların gerçek hayatlarında da birer digital immigrant olmaları hasebiyle, evde anne – babamızdan şahit olduğumuzun aynısı idi. Bu arada saygılarımızı sunmadan geçmeyelim: kısacık sürpriz bir rolde bile olsa Nur Sürer Hanımefendi’yi seyretme şerefine nail olduk böylelikle. Bir diğer detay ise arkada herkesçe bilinen muhalif bir haber kanalının açık olması. Heh, başladı yine karikatürleştirme… Yahu bu kişiler akademik kariyer sahibi, belirli bir kültür düzeyinde insanlar. Türkiye gündemini de dünya ekonomi-politiğini de çok çeşitli yerli – yabancı kaynaklardan takip edebilecek yetkinlikteler. Deneyimli gazeteci üstatlar başta olmak üzere, bu kanalın özgür gazetecilik çabasına saygımız var, amenna! Fakat bu insanlar, bir çeşit taraflı yayıncılık örneği sergileyen bir televizyon kanalına mı kaldılar yani? Peri’nin kendisi ve ebeveynleri ile Gülbin’in yersiz bir saldırganlıkla eleştirildiğini söylemek abartı olmaz. Özellikle Gülbin’in, kardeşinin engeline bilimsel çözüm önerileriyle yaklaşma çabasına izleyiciyi yönlendirecek ölçüde cephe alınmış. Dizinin genelinde, çizgiyi aşmaya ramak kalmış bir seviyede, seküler insanları öcüleştirmeye yönelmiş bir tavır sezinleniyor.

En sert eleştirimin bu hususta olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Zira, Ruhiye’nin köyüne gidip istismarcısıyla yüzleştiği sahne tam anlamıyla bir facia. Neresinden tutsam, elimde kalıyor! Yahu, çocuk istismarcısı bir şahıs rolüne yazılan repliklerle duygu sömürüsü yaptırıp arka fona hüzünlü piyano müziği girmek de neyin kafası?! Dehşet içinde izledim gerçekten o sahneyi. Üzgünüm, çocuk istismarcısıyla da empati yapamayacağım. O da eksik kalsın bir zahmet! İstismarcı kendini acındırırken “Çocuktuk, hata ettik” gibisinden, Ruhiye diyor ya hani “Biz çocuktuk, sen değildin!” diye. Keşke o minvalde daha güçlü dillendirilmiş tepkiler izleseydik, piyanolu istismarcı aklamalı duygu sömürüsü yerine. Takdiri siz okuyucularıma bırakıyorum.

“Bir Başkadır” dizisinin Ruhiye karakteri (canlandıran Funda Eryiğit)

Köy sahneleri ile ilgili çok kıymetli bir katkıyı da sayın Mimar Seda Özen Bilgili’den aktarmak istiyorum. Ruhiye’nin köydeki geçmişiyle yüzleşip kendini ondurmaya geldiği antik taş ocağı, Çanakkale Ezine’deki Yahyaçavuş Köyü’nde yer alıyormuş. Bir tapınakta kullanılmak üzere hazırlandığı tahmin edilen bu sütunların siparişi belirsiz bir nedenden ötürü iptal edildiği için, yüzyıllar boyu orada öylece kalmışlar. Hatta aynı türden Çanakkale menşeli sütunları İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin bahçesinde, Ayasofya Müzesi’nin avlusunda, Sultanahmet Camisi’nin revaklarında görmek mümkünmüş. İlgili flood için aşağıya buyurun:

Sevimli velet İsmail (canlandıran Göktuğ Yıldırım) hakkında da birkaç kelam ederek yazımı noktalamak isterim. Konuşmaya küskün İsmail’in, annesinin ruhsal sağalmasının ardından yeniden konuşmaya başlaması, klişe de olsa, iç ısıtan bir sahneydi. “Ay ne uslu çocuk!” tarzında birtakım izlenimleriniz varsa da sizleri Göktuğ Yıldırım’ın “Azizler” filmindeki efsane performansını izlemeye davet ediyorum. Efendim, başta da söz verdiğim üzere, İleri Geri Dergi farkıyla, çok katmanlı bir inceleme sunmaya çalıştım. Okuyan gözleriniz hep güzelliklere baksın. Sağlıcakla kalın…

Yazı: Burak Orhan