Bazen Zayıf Yönlerimiz Bize Güçlü Yönlerimizden Daha Faydalı Olur – “The Alienist” İnceleme

BAZEN ZAYIF YÖNLERİMİZ BİZE GÜÇLÜ YÖNLERİMİZDEN DAHA FAYDALI OLUR – “THE ALIENIST” İNCELEME

Sizi bilmiyorum ama ben böyle kıyıda köşede kalmış, kimselerin pek bilmediği ama değerli eserleri bulup çıkarıp tüketmeye bayılıyorum. Hem arayıp bulurken hem de izlerken ya da okurken yaşadığım o bilinmezlik ve keşif hissi çok hoşuma gidiyor. Bir de bitirdiğimde memnun da kalmışsam demeyin keyfime…

İşte bu yazıma ilham olan “The Alienist” dizisini de aynı şekilde 1-2 yıl önce Netflix’in derinliklerinde rastgele gezinirken bulmuştum. İlk sezonunu ta o zaman izleyip çok beğenmiştim ve dergi kurulduktan sonra dizi hakkında bir şeyler karalamak hep aklımdaydı. Tam da bu düşüncemi icraata dökecekken dizinin ikinci sezonunun gelmiş olduğunu öğrenince önce yeni sezonu izleyip ondan sonra yazmam gerektiğine karar verdim. İş, güç, yoğunluk derken sonunda ikinci sezonu da bitirdim ve karşınızdayım. Gelin “The Alienist’in derinliklerine birlikte dalalım…

Her incelememde olduğu gibi dizinin hikâyesinden bahsederek başlayayım. Caleb Carr’ın 1994 yılında yazdığı aynı isimli romandan uyarlama olan “The Alienist”, 19. yüzyıl sonlarında New York’ta geçiyor ve dönemin seri katillerini yakalamak için yola çıkan üç arkadaşın maceralarını konu alıyor. Bu vahşi cinayetleri çözüme kavuşturma yolunda üç arkadaşın ilişkileri ve karakter gelişimleri, dizinin temel köklerini ve vermek istediği mesajları oluşturuyor. Bu başrollerimizden bana kalırsa en önemlisi ve yapımın yıldızı ise Dr. Laszlo Kreizler. Kendisi diziye adını vermiş olan alienist yani Türkçe adıyla ruh avcısı mesleğini icra eden bir psikolog (Burada gerçekten rezil bir çeviriden söz edebilirim. ‘Ruh bilimci’ veya ‘Ruh uzmanı’ gibi bir tercümesi olması gereken mesleği Ghostbusters edasıyla ‘ruh avcısı’ diye çevirmek kimin aklına geldiyse kendisini tebrik ediyorum…). Özellikle Rush filminde harika bir oyunculuk sergileyen Daniel Brühl’un neredeyse kusursuz bir şekilde hayat verdiği bu karakter, dizinin belki de izlemesi en zevkli yanlarından birini gözler önüne seriyor.

THE ALIENIST
Solda Dr. Laszlo Kreizler (Daniel Brühl), ortada Sarah Howard (Dakota Fanning) ve sağda John Moore (Luke Evans)

Kreizler, diğer polisiye hikâyelerindeki ana kahramanların aksine muazzam bir dedektiflik becerisine, dövüş kabiliyetine veya gelişmiş teknolojik imkânlara sahip değil. Onu diğerlerinden ayıran şey, bir ruh bilimci olduğu için insanlar ve olaylar üzerine aşırı detaycı gözlemler yapabilmesi. Karşılaştığı herkes ve her durum hakkında derin psikolojik tasvirler yapıp onlar hakkında kimsenin göremediği karakter ve olay analizleri çıkarması ve belirli profiller oluşturup bunu adli tıp raporlarıyla başarılı bir şekilde birleştirebilmesi sayesinde davalarda yol alabiliyor. Tabii kendisi bu yolda yalnız değil. New York Times muhabiri ve illüstratörü John Moore ve New York Polis Departmanı’ndaki tek kadın çalışan olan ve sonrasında kendi dedektiflik bürosunu kuracak Sarah Howard da senaryonun önemli kişilikleri. Ve bu ekipte kimsenin mükemmel olmaması ve hepsinin adeta birtakım çalışmasıyla birbirlerinin açıklarını kapatarak olayları çözmesini izlemek; daha doğal ve gerçekçi bir senaryo örgüsü oluşturuyor. Ayrıca belirtmeliyim ki yine bu karakterlere hayat veren Luke Evans ve Dakota Fanning de gayet iyi performanslar göstermişler.

Dizinin bunun dışında en iyi başardığı şey ise çok net atmosferi olmuş. Öncelikle dönemin havasının oluşturulması konusunda fevkalade ustalıkla tasarlanmış bir işçilik var. Hani sanki kurgu veya dekor değil de gerçekten o zamanlara gidilmiş de çekim yapılmış gibi hissettirmeyi ve seyirciyi içine almayı başarmış sanat yönetmenleri. Bununla birlikte cinayetlerin ve dönemin tekinsizliğinin getirmiş olduğu gizem unsurları ve şehrin o gotik havası da insanı diken üstünde tutuyor. Jumpscare denilen böööö şeklindeki anlık korku efektleri yerine yavaş yavaş izleyiciyi geren sahneler de yine atmosfere girmemize destek oluyor. Ayrıca döneme ait önemli bir özelliğe daha sıkça değiniliyor: Herhangi bir durumda azınlık olanı dışlama. Dizi boyunca Kreizler Alman kökenli olduğu için, Sarah da erkekliğin hüküm sürdüğü o dönemin kadınlarının aksine asi, kendi ayakları üstünde durabilen, cesur ve azimli birisi olduğu için toplum tarafından sıkça dışlanıyorlar. Yine psikolojik rahatsızlıkları olan kişiler de ‘normal’ insanlar tarafından hayalet veya öcü gibi görülüyorlar. “The Alienist” o zamanların acımasızlığını, adalet ve eşitlikten son derece uzak zihniyetini yansıtma konusunda da etkileyici bir iş ortaya koymuş diyebilirim.

The Alienist Luke Evans ve Dakota Fanning
Dekor ve kostümler konusunda yapım son derece başarılı

Onun dışında dizide hoşuma giden diğer bir unsur da daha önce de söylediğim gibi karakter gelişimleri oldu. İki sezon boyunca bu üç ana karakterimizin değiştiğini açıkça görebiliyoruz. Olaylara gereğinden fazla rasyonel ve duygusuz yaklaşan Laszlo’nun yavaş yavaş kendini bu konuda sorgulaması ve aşka bakış açısının farklı bir yön alması olsun, her şeyin derin bir psikolojik sebebi olmayacağı ve bazı şeylerin anlık dürtülerle yapılabileceğini anlaması olsun, John’ın hayattaki tercihlerini önem sırasına koymaya çalışırken yaşadığı zorluklar olsun, Sarah’nın sevdiği adamla evli-çocuklu bir ev kadını hayatı yaşamak ile kendi özgürlüğüne sahip bir iş kadını olmak arasındaki gelgitleri ve çelişkileri olsun hep izlerken hoşuma giden detaylar oldu.

Şimdi de yine her incelememde olduğu gibi gelelim dizinin zayıf yanlarına. İlk olarak; dizinin 1. sezonunda Laszlo başkahraman iken 2. sezonda tam anlamıyla bir yan karakter oluyor hatta 1-2 bölümde resmen figürandan hallice bir süre sahne alıyor. 2. sezonun başrolü bariz bir şekilde Sarah Howard yani Dakota Fanning ki bu bence çok kötü ve gereksiz bir tercih olmuş (gerçi bu durum kitaplarda da böyle mi bilmiyorum ama her türlü hoşuma gitmeyen bir detay oldu). Belli ki yaratılan bu güçlü kadın karakter daha çok ön planda olsun istenmiş, tamam bununla bir derdim yok da böyle yapacaksınız diye Kreizler’i niye harcadınız anlamadım. 2. sezonda katillerin ve işlenen cinayetlerin altyapısı daha ilgi çekici olsa da sırf bu sebepten benim için ilk sezonun gerisinde kalmış oldu.

1896 New York’u

Bunun dışında dizi ağır konular işliyor ve bu konulara yine ağır sahneler hizmet ediyor. İlk sezonda fahişelik yapan erkek çocuk cinayetleri, ikinci sezonda ise yeni doğmuş bebek cinayetleri ana senaryoyu oluşturuyor. Bunları okurken bile durumun ciddiyetinin farkına varılıyorken bir de cüretkâr sahnelerle görmek kimisini rahatsız edebilir. Bu sahneler +18 boyutunda değiller ancak fazla hassas insanlar için bir sorun teşkil edebilir diye belirtmek istedim.

Son olarak da dizi yavaş ve oturaklı bir tempoya sahip, her bölüm çok fazla aksiyon olmayabiliyor. Bu durum benim için hiçbir sıkıntı barındırmamakla birlikte bazıları için sıkıcı gelebilir ve bekledikleri hareketliliği bulamayabilirler diye söylemek istedim.

İşte böyle. “The Alienist” son yıllarda görmüş olduğum en underrated yani hak ettiği değeri görmemiş işlerden biri olmuş. Benim gibi böyle fazla ilgi bulamamış yapımları deşmeyi seviyorsanız ve polisiye-suç senaryoları da ilginizi çekiyorsa kesinlikle bu diziye bir göz atın derim. Başka bir yazımda görüşmek üzere, hoşça kalın…

Yazı: Doğuş Karabulut

One thought on “Bazen Zayıf Yönlerimiz Bize Güçlü Yönlerimizden Daha Faydalı Olur – “The Alienist” İnceleme

Comments are closed.