Anneniz Size Tanımadığınız İnsanlarla Konuşmayın Dememiş Miydi? – “The Serpent” Eleştirisi

Solda Marie Andree / Monique karakteri ile Jenna Coleman, sağda Charles Sobhraj / Alain Gauitier karakteri ile Tahar Rahim

Merhaba dostlarım! Görüşmeyeli nasılsınız? Umarım her şey hem siz hem sevdikleriniz açısından yolundadır. Malumunuz bir süredir yazım yayınlanmıyor çünkü yazamadım. Ve duydum ki yokluğumda dergimizin kapısında vay efendim Yağmur reisin askerleriyiz, artık niçin yazmıyor, hepinizi şikâyet edeceğiz gibi sloganlar atan kalabalık gruplar toplanmış (internet üzerinden yayın yapan bir dergi olmamız söylemlerimin doğruluğuna gölge düşüremez, kabul etmiyorum), binlerce e-posta ile dergimizin mail kutusu dolmuş (bu söyleme de düşüremez) ve bu protestolar yurt geneline yayılmış (ve elbette buna da!). Endişeye mahal yok dostlarım, geldim. Burada işimizin başındayız, kepenkleri kaldırıp dükkânı açtım, içeriyi havalandırdım, size de birer çay ısmarladım. Şimdi dedikodu zamanı!
Başlıktan da tahmin ettiğiniz üzere, Netflix’te 8 bölüm halinde yayınlanan ve gerçek bir hikâyeden uyarlanan “The Serpent” dizisi hakkında konuşacağız bugün. Bir süredir kimsenin dilinden düşmeyen bu yapımın, İlker Kaleli’nin rol alması ile dikkatimizi daha da celbettiği yadsınamaz bir gerçek. İlker Kaleli’nin oynadığı sahneleri “ırmağının akışına ölürüm Türkiye’m” eşliğinde izlediğimiz bu diziden (ancak çok fazla sahnesi yok, beklenti yaratmayalım) öncelikle genel olarak bahsetmek isterim. Dizi Charles Sobhraj (Tahar Rahim) isimli değerli taş satıcısı(?) bir seri katilin hayatını anlatıyor.

*Okuyucunun dikkatine! Yazının bundan sonrası yer yer SPOILER içermektedir*

İlk olarak merak edeceklerin olduğunu tahmin ettiğimden, ki bunlardan biri de benim, diziye ismini veren “Serpent”ı araştırmaya karar verdim. Ve böylece aramaya inanarak gerçekleştirdiğim araştırmamın sonucunda Charles Sobhraj’ın serpent, bikini katili, hippi katili olarak anıldığını öğrenmiş bulunuyorum. Serpent ise İngilizcede yılan anlamına gelen bir kelimeymiş. (Ne yalan söyleyeyim, diziyi bitirdikten sonra çok yerinde bir lakap olduğunu düşündüm.) Peki, serpent’ı anladık ama neden Hippi katili dendiğini merak ediyor olabilirsiniz (ki çok saçma belli ki hippileri öldürüyor). Belki öncelikle olayların 1970’lerde geçtiğini söylemek lazım. Alain, zor durumda olan turistleri buluyor, zayıflıklarını fark ediyor ve bunu iyi kullanıyor. Memleketlerinden uzaktaki turistlerin müşkül durumlarında onlara inanılmaz yardımcı oluyor. Bu iyilikler de insanları her nasılsa işkillendirmiyor. Dostlar bu kadar bedava peynir ancak fare kapanında olur. Neyse! Charles ve tayfası bu kişileri öncelikle yavaş yavaş zehirliyor sonra iyileştiriyor ve bu kişilerin sadakatini ve güvenini kazanıyor. Bazen ise çok daha kısa zamanlarda öldürüyor, seyahat çeklerini alıyor. Dolayısıyla gerçek adı Charles Sobhraj olmakla beraber dizide bir süre Alain Gautier ismiyle tanıdığımız seri katil, Güneydoğu Asya’ya gelen batılı, barış otobüsleriyle gezen hippi turistlerin pasaportlarını ve paralarını çalıyor, çaldığı pasaportlar ile kimlik değiştirerek dünyanın çeşitli ülkelerinde fink atıyor, iş gezileri bile düzenliyor ve pek tabii bu turistik ve ticari gezilerden evvel pasaport sahiplerini öldürüyor. Yani anlayacağınız otellerinde kalmaya gelen herkes bir şekilde hasta oluyor ve ortadan kayboluyor. Charles Sobhraj’ın bu şekilde dünyanın çeşitli yerlerinde yaklaşık 20 kişi öldürdüğü tahmin ediliyor (vaov). Tabii Alain Gautier’in Charles Sobhraj olduğunun tespiti bile o dönemin koşullarında çok zor. Zira parmak izi teknolojisinin pasaportlarda tanımlı olması şöyle dursun, pasaportların üzerine fotoğraflar yapıştırma usulü olduğundan, el becerisi ve dolandırıcılık ile taklit yetenekleri gelişmiş Charles’ın bunları atlatması hiç zor olmamış. Bu nedenle kimliğinin tespiti, cinayetlerle ilişkilendirilmesi bile oldukça zor. Charles’ın da bu konuda çağının tüm nimetlerinden fazlaca yararlandığını söylemek sanıyorum ki yanlış olmaz.

Belirtmek gerekir ki tüm bunları gerçekleştirirken Charles yalnız değil elbette, Kanadalı Fransız sevgilisi Marie Andree (Jenna Coleman) ve sağ kolu Ajay de onunla beraber. Marie Andree’ye Monique ismini veriyorlar tıpkı Charles’a Alain adını verdikleri gibi (Yazının belli yerlerinde Monique ismi bu sebeple kullanılacaktır). Monique insanlara ölüm içecekleri hazırlarken Charles da öldürme, yakma, boğma, cesetleri ortadan kaldırma gibi kirli işleri Ajay ile birlikte gerçekleştiriyor. Charles’ın Monique’i yanında tutma sebebi ise çok açık, dolandıracağı, kullanacağı yahut öldüreceği insanlarla ilk tanışmalarında ve önemli insanlarla yaptığı iş görüşmelerinde kendisinin görünüşü ve ten rengi sebebi ile dezavantajlı bir konumda olduğunu bildiğinden, bu durumu Monique’in Avrupai görünüşü ile aşmak istemesi. Yani Monique’in hem bir kadın hem de Avrupalı oluşu ile Charles’ın bazı ortamlara hem giriş bileti hem güvenilirlik kazandıran bir iletişim ögesi. Hatta Charles’ın Monique’e getirdiği beyaz, kocaman tüylü köpek bile bir zenginlik, bir statü göstergesi. Monique tüm bu olan biten kötülükleri ise kendi yönünden çok basit ama etkili bir cümle ile özetliyor: “Marie Andree dehşet içinde ama Monique sakinliğini korumak zorunda”. Zor bir ikilemdeydin Monique.

Akılları karıştıran bir soru var: Charles’ı bu kadar acımasız bir katile çeviren şey ne? Annesi Vietnam babası Hindistan asıllı olan Charles’ın, Asyalı görünümü ve melez bir teni, hem ailede çocukluğundan beri sevilmemesi (Marie Andree ve Charles’ın annesinin tanıştığı sahnede, Marie’nin bir çocuğun nasıl sevilemeyeceğini sorguladığı o anı hatırlayın) hem de uğradığı ırkçılık ve ayrımcılıklar (evlendikleri gün kilisede Juliette’e yaptığı konuşmada açıkça belirttiği rahatsızlıklar) birleşince ortaya Charles Sobhraj çıkmış. Tabii ki çocukluğundan beri görmediği maddi ve manevi destek, yok sayılmak bu ortaya çıkışta tuz biber olmuş. Ajay de ten rengi sebebi ile birçok kez ayrımcılığa, ikinci sınıf insan muamelesine maruz kalmış ve aradığı rahatlık, her insana davranılması gereken saygıdeğer muameleyi Charles’ta bulmuş, Charles ile birlikte kazandığı paralar ile bir nebze de olsa kendisini daha iyi hissetmiş. Hatırlayacağınız üzere yukarıda da bahsetmiştim, Charles bizlere oldukça manipülatif bir portre çiziyor. Marie Andree’ye sevgili, Ajay’e kardeş hatta başka karakterlere de benzer payeler verip onları bir yere, bir kişiye ait hissettiriyor. Pek tabii onların üzerinde biraz da korkuya dayalı baskı oluşturduğunu söyleyebiliriz. Özellikle başlarda Marie Andree için.

Diziden aklımda kalan birkaç sahne ve durumu sizlerle karışık biçimde paylaşmak istiyor ve bu dağınıklıktan ötürü affınıza sığınıyorum.

İlk olarak söylemem gerekir ki karakterlerin konuşmaları özenle hazırlanmış. Özellikle Charles’ın emperyalizm ve burjuvazi hakkında söyledikleri, Hippilere karşı olan nefretinden bahsettiği konuşma oldukça incelikli. Marie Andree’ye yaptığı, sevginin getirdiği kıskançlık ve şüpheciliği burjuvazi laneti olarak tanımladığı o küçük konuşma bu özene ilişkin emarelerin başında geliyor.

Dizinin 4. Bölümü, Charles’a eşlik eden Ajay bakımından bir ve Marie Andree bakımından iki adet kader noktası içeriyor. Bu nedenle 4. bölümdeki Nepal tatili herkes açısından bir dönüm noktası diyebiliriz. Charles bakımından dönüm noktası olduğunu söylemek pek mümkün değil zira kendisinin kötülük yolculuğu zaten devam etmekte idi. (Onun dönüm noktası ise başka bir bölümde gerçekleşti.) Marie Andree’nin ilk kader dönümü Marie Andree mi yoksa Monique mi olduğu konusunda Charles ile yaşadığı olaylar bütünü. İkinci kader dönümü ise tanıştığı hippi kızın Marie Andree’ye başka bir hayatın mümkün olduğu konuşmasını yaptığı, Alain ile mutsuzsa hemen bugün, onlarla (sevgilisi ve o kız ile) nereye gittiğini bilmediği bir otobüse binebileceğini söylediği o konuşma. Marie Andree bu konuşmayı dinledi ve bize bir an ikilemde kaldığını hissettirdi. Dehşet içinde, haykırmak isteyen Marie Andree mi, yoksa milleti zehirleyen ama Alain’in yani Charles’ın sevgilisi olan Monique mi olmak istiyordu? Hippi kızla gerçekleşen bu konuşma ve bu konuşmanın devamında gelen “sevgilimde değerli taşlar var” bilgisi ile Monique Marie Andree mi yoksa Monique mi olduğuna karar veriyor. O zamana kadar pasif durumda olan, sadece Charles’ın getirdiği kişilere, onun direktifleri ile zehirli içecekler içiren Marie Andree, aktif bir suç ortağı olarak bu iki gezgini, Charles’ın enin sonunda onları öldüreceğini bile bile, değerli taşlar ile ilgileneceğini bilen Charles’a götürüyor. Ve Marie Andree’den Monique’e dönüşümünü, bu hippi kızın “ismin neydi hatırlayamadım” demesi üzerine Lena (Charles’ın pasaportunu alıp öldürdüğü kız) diyerek bize teyitliyor. Zira kendi ismini söyleyebilecekken yahut Monique diyebilecekken demiyor. Daha önceki kısımlarda Marie Andree’nin ölü insanların pasaportlarını kullanarak seyahat etmekten rahatsız olduğunu ve ölü olduğunu bildiği kadınların yerine geçtiği için, görevlilerin ve diğer kimselerin o kadınların isimleri ile hitap etmesinden hoşnutsuzluk duyduğunu biliyorduk. Hoş geldin Monique. Artık esir Marie Andree değil, suç ortağısın. Ancak yine de Monique, bulduğu bu çiftin öldürüleceğini bildiği o ana tanıklık etmekten imtina eder. Her ne kadar seçimini yapmış ise de hala içinde bir savaş olduğunu görmekteyiz. Bu arada kalmışlığı aşağıda açıkladığım Ajay’in dönüm noktasında da göreceğiz. Dizide siyah ve beyaz gibi keskin dönüşüm yerine “bak dün böyleydim, şimdi hemen de böyle oldum” tuzağına düşülmeyip insanların karar verdikten sonraki kafa karışıklığı da işlenmiş. Bu da diziye dair sevdiğim başka detaylardan.

Arka planda Charles Sobhraj ve ön planda Ajay Chowdhury karakteri ile Amesh Edireweera

Şimdi ise Ajay’in aynı bölümde gerçekleşen kader noktasından söz etmek istiyorum. Diziyi izlemiş olanların zaten hatırlayacağı, diziyi izlemeden evvel yazımı okuyan dostlarımın izlerken hatırlayacağı bir sahneden söz edeceğim şimdi sizlere. Taksinin yanında ayakta duran Ajay’in Iris’i gördüğü o sahne. Iris’in peşinden gidip Alain’i ve bir gece önce açıkladığı düşüncelerini geride bırakabilecek mi, yoksa Alain brotherına sadakati ile Iris’in karşısına hiç çıkmayacak mı? Alain’in Ajay’in zayıf noktası olan kölelik ile ilgili yaptığı konuşmaya boyun mu eğecek yoksa Iris’in Ajay’e “rengimiz yok, cinsiyetimiz yok, biz sadece sevgiyiz” temalı yaptığı o muhteşem ve eşitlikçi konuşmanın peşinden gidebilecek mi? Onu zincirlerinden kurtaran, ilk defa belki hür hissettiren bu cesur kadının ve aynı cesurluktaki fikrin peşinden gidebilecek mi? Çünkü insanlar mevcut konumunu korumaya eğilimlidir, o konum ne kadar kötü olsa da. Ajay’in de Monique gibi aklı karışıyor burada. Monique daha çok iyi taraftan karanlık tarafa yönelirken Ajay’in tam tersi karanlıktan iyi tarafa yönelme ihtimalini görüyoruz. Zira Ajay, önceden Alain için bir an bile düşünmeden kötü eylemler gerçekleştirirken bu olaydan sonra o ilk an imtina ettiğini görüyoruz. İnsanlar, durumlar, konumlar değişir.

Charles’ın dönüm noktası ise kanımca 6. bölümde gerçekleşiyor. *KOCAMAN AMA GERÇEKTEN KOCAMAN BİR SPOILER*. Marie Andree seni seçmekle hata yaptıysa sen de Ajay yerine Marie Andree’yi seçerek hata yaptın Charles. Ajay, Marie Andree kadar sana karşı kalbi kırık biri değildi, kendi sonunu getirdin. *KOCAMAN SPOILER BİTTİ*

Öncelikle rahibe olmak için manastıra gitmeden evvel gezmeye gelmiş bir kızımız var. Daha doğrusu yolculuğun sonunda manastıra varıyor. Ve bu kızımız “nasılsa rahibe olduktan sonra bir daha yapamayacağım” diyerek birtakım kaçamaklar yapmak istiyor. Ancak sana buradan sormak istiyorum hanım kızım, tekinsiz insanlarla niçin yapıyorsun? 1970’lerde acaba hayat sandığımızdan daha mı güvenliydi? Bir 90’lar çocuğu olarak kötülük böylesine yaygın değildi de biz o “good old days”leri tahayyül edemiyor muyuz? Çünkü yanındaki arkadaşın sana bu tip sapığa benziyor dediğinde bir an bile düşünmeden bunlar son serbest günlerim diyerek bu aldığın riske değer mi? Tabi o zaman günümüzdeki gibi mezuniyet kınası, evlenme kınası, bebek geliyor, bebek gidiyor, bebeğin cinsiyeti partisi gibi antin kuntin her şeye parti yapılmıyordu. Yapsaydın bir rahibe oluyorum kınası, sen sağ ben selamet. Gerçekten insanların biraz kafayı dağıtmak istemesinin sonucunun bu dünyada manyağın birine denk gelip ölmek olduğunu görmek müthiş ürkütücü bir şey. Gerçi belirtmek gerekir ki Teresa Knowlton’ın gerçek bir kurban olmasının yanı sıra manastır meselesinin doğru olup olmadığı şüpheli (net bir bilgiye ulaşamadım) Ama Teresa, yayınlanan gerçek fotoğrafında öyle güzel gülüyorsun ki. “Nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata / Öldüğünden haberi yok fotoğraflarının” (Murathan Mungan). Huzurla uyu.

*SPOILER GİBİ SPOILER*
Ben o defterin Monique tarafından büyükelçiye verildiğine emin gibiydim. Orada çok güzel bir ters köşe yapılmış, Sezar’ın hakkını Sezar’a tanımlamak lazım. (Operatörlerle içli dışlı bir gün geçirdim.)

*SPOILERIN İÇİNDEKİ SPOILER GİBİ SPOILER BİTTİ*

charles sobhraj ve marie andree leclerc
Solda Marie Andree ve sağda Alain

SON SÖZLER-

Dizinin oldukça kasvetli ve gergin bir havası var dostlarım. Bu havaya bir de dizinin yer yer yavaş işlenişi eklendiğinde ortaya iç bunaltıcı bir sonuç çıkıyor. Dizinin bölümleri yaklaşık olarak 1’er saat ve üzülerek belirtmem gerekir ki 8 bölüm bu dizinin konusu için oldukça uzun. 5 yahut 6 bölüm olarak çekilse idi sanırım seyir keyfi daha yüksek bir dizi izlemiş olurduk.

Charles Sobhraj’ın hayat hikayesini oldukça ilginç buldum ama bir türlü içimde seri katil tanımını oturtamıyorum. Sanıyorum ki her ne kadar kurbanlarını belli bir gruptan seçiyor olup 20 kişi, belki daha da fazlasını öldürse de aslında öldürmeye karşı duyduğu bir tutku olmadığını görüyoruz. Ya da Charles bu kişileri öldürürken öfkeli değil. Charles öldürüyor çünkü pasaportlarına ve paraya ihtiyacı var ve bu insanlar Charles’ın yaptıklarına tanık olduklarından kurmak istediği geleceğe engel birer varlıklar. Çünkü Charles Sobhraj hırslı bir adam ve iyi bir hayat, hatta dizideki tanımıyla zirvede olduğu bir hayat yaşamak istiyor.

Dizide en beğendiğim şeylerden biri yukarıda bahsettiğim üzere oyunculukların büyük oynayıp abartılmadan, içtenlikle bize geçirilmesi. Dominique’in havalimanındaki çaresiz ve huzursuz bekleyişi, Fransa’ya uçağına binip ağladığı o ana kadar oturduğum yerde stresten ellerim terledi. Ülkesine giriş yapıp ailesi ile buluştuğu o an sanıyorum ki hep beraber derin bir oh çektik. Diziden aklımda kalan şeylerden biri rahibe olmaya gidecekken ölen kızımızın kendi ölümünü anlatış şekli çok etkileyiciydi. Bir diğer güzel şey ise dizinin kıyafetleri. 1970’lere ait fularlar, pantolonlar, gömlekler, saç ve makyaj biçimleri, gömlekler hepsini görmek harika. Kostüm konusunda çok incelikli çalışılmış. Sevdiğimi söylemek istediğim bir başka şey ise bölümlerin bazı kısımlarını o anı yaşayan diğer karakterlerin gözünden izliyor oluşumuz. Bu diziye hem perspektif hem de derinlik kazandırmış. Tekdüzeliği kırmış ve diziyi yer yer tek bir bakış açısının hakimiyetinden kurtarmış. Belki en çok sevdiğim şeylerin başında bu etkileyici durum geliyor diyecek kadar iddialı bir açıklama bile yapabilirim.

Ancak bu dizi ile ilgili büyük bir eleştirim var ki o da flashback ve flashforward’lardan ötürü beyin sarsıntısı geçirme durumum. Bu tekniği öyle çok kullanmışlar ki diziyi izlerken zamanı takip etmek, olayları bir dizilime koymak oldukça zorlaştı ve ben de bir süre sonra bunu yapmaktan vazgeçtim. Hatta zamanın takibi imkânsız bir hale geldi bile diyebilirim. Flashback ve flashforward’ların çokluğu beni adeta boğdu. Halbuki bu dizide olayların sıralamasını yapabilmek, diziden alabileceğimiz zevki ve diziye hakimiyeti sağlamak açısından oldukça önemliydi.

Özellikle Marie Andree karakterine hayat veren Jenna Coleman’a bir parantez açmak lazım. Charles’a duyduğu hisleri, Charles’a karşı hissettiği korkuyu, yaşanan bazı olaylarda duyduğu dehşeti (özellikle içerideki çığlık seslerini bastırmak için radyo sesini açtığı sahne ve rahibe günah çıkarmaya gittiği o sahne), Charles’ın ona yaşattığı hayal kırıklıklarını gözlerinde gördük. Söylemem gerekir ki dostlarım sigarayı yeni bıraktıysanız yahut bırakma aşamasında iseniz bu diziyi izlemeyi ertelemekte fayda var. Zira benim ömrümde gerçek hayat + izlediğim tüm diziler + izlediğim tüm filmlerin toplamından daha fazla sigara içiliyor bu dizide. Bir olay mı oldu, hooop sigara yakalım. Bir olay olmadı da bekleyişte miyiz, hooop bir tane daha. Dümdüz bir iş mi yapıyoruz, e yine yakalım. Bu filmde yerinde yakılmış sadece tek bir sigara var o da Marie Andree’yi polislerin almaya geldiği, Marie Andree’nin artık her şeyin bittiğini anladığı, uğrunda cinayetlere bulaştığı, ülke ülke gezdiği, ruhunun ona çektirdiği eziyetleri görmezden geldiği adamın ona hiç âşık olmadığını biliyorken, tüm bunları bir hiç için yaşamışken camın kenarında polislerin geldiği esnada hiçbir kaçış emaresi göstermeden içtiği sigara. O da yarım kaldı zaten.

Sevgili Marie Andree Leclerc, sana hem kızgınım hem Charles’ın zoruyla yaptığını söylesen de dizide anlatılan kadarıyla en azından (Marie bir sahnede Alain ile tanışmasını anlatırken bir daha gitmeme izin vermedi gibi bir cümle kuruyor, burada senaristin gerçek hayatta Marie Andree’nin Charles’ın onu zorladığını söylemesine atıf yaptığını düşünüyorum), bir katile yardım ettin biliyorum hem de sana acımaktan kendimi alıkoyamıyorum.

Sevgilerimle.

Kaynak: Charles Sobhraj, Serpent, flashback ve flashforward
Yazı: Yağmur Sevindik