Aksiyon Filmi Tipi Temizlikçiye Yerli Bir Dokunuş: “Fatma” Dizisi İncelemesi

“Temizlikçi” Fatma rolündeki başarılı oyuncu Burcu Biricik

Merhaba sevgili okuyucularım. Kısa bir “akademik gözyaşları” arasından sonra yeniden sizlerleyim. Bu yazımda sizlerle bu sıralar gündemde olan “Fatma” dizisi hakkında ileri geri konuşacağız.

Fatma da kimmiş yahu?” diyenler için kısaca konudan söz edeyim. Dizide temizlikçi olarak çalışan Fatma’nın, ortadan kaybolan kocasını ararken istemeden bir cinayet işlemesi, fakat şartların onu cinayetlere devam etmeye zorlaması anlatıyor. Yani “temizlikçi” derken Arnold Schwarzenegger, Jason Statham gibi Hollywood tipi bir “yok edici, silici, temizlikçi”den söz ediyoruz. Hatta adı doğrudan “Cleaner (Temizlikçi)” olan, Samuel L. Jackson’ın canlandırdığı olay yeri temizlikçisi emekli polisin başka türlü bir “temizlik” faaliyetine bulaştığı, Ed Harris ve Eva Mendes’li 2017 yapımı bir film bile var. Demem o ki, kurgunun iskeletini oluşturan tema pek de orijinal değil. Ancak bu bildik temanın ince dokunuşlarla gayet hoş biçimde yerlileştirildiğini de söylemek gerekiyor. Zaten “Fatma” da Quality TV içeriği olma iddiası öne sürmeyen, kendi halinde bir internet dizisi. Yani epeyce yaygın olan “internette yayınlanan her iş Quality TV içeriğidir” yanılgısına da düşmemek lazım.

Fatma” dizisi izleyicileri ile web televizyonu platformu Netflix üzerinden buluştu. Ortalama 40’ar dakikalık 6 bölümden oluşan sezon, bölümlerinin optimum uzunluğuyla beğenimi kazandı. Öyle ki bu dikkat dağıtmayan bölüm süreleri, tahmin edilebilir kurgusu nedeniyle pek de sürükleyici olamayan dizinin akıcı kalabilmesine çok büyük katkı sağlamış.

Aslında “Fatma” dizisine ilişkin haberleri sizlerle daha önce yine İleri Geri Dergi aracılığıyla paylaşmıştım. Sizlere çekimlerine başlanmasının pandemi nedeniyle ertelenmek zorunda kaldığı haberini verdiğim dizi, nihayet tamamlanıp izleyicinin karşısına çıktı. Netflix Türkiye resmi Twitter hesabı, Burcu Biricik’in senaryoyla verdiği pozu “Aramıza hoş geldin Fatma!” notuyla paylaşmıştı. Oyuncu kadrosunun diğer isimlerinin kimler olacağına dair kulis bilgilerinden ise yalnızca Uğur Yücel Beyefendi isabetli çıktı. Cansu Dere ve Nihal Yalçın isimleri ise projede yer almadı.

Netflix Türkiye resmi Twitter hesabı, Burcu Biricik’in senaryoyla verdiği pozu “Aramıza hoş geldin Fatma!” notuyla paylaşmıştı

Madem oyuncu kadrosundan söz açıldı, her zaman olduğu gibi künye bilgileriyle başlayalım: Dizini yapımcılığını “Kavak Yelleri” dizisi ve “Ölümlü Dünya” filminde de yapımcı imzasıyla gördüğümüz Başak Abacıgil üstleniyor. Yönetmen koltuğunda daha önce “Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu” filmini yöneten Özer Feyzioğlu oturuyor. Senaryo ise ilk büyük çaplı işi “Fatma” olan Özgür Önurme’ye ait. Başroldeki Burcu Biricik’in yanı sıra Mehmet Yılmaz Ak, Hazal Türesan, Şehsuvar Aktaş, Olgun Toker, Mustafa Konak, Gülçin Kültür Şahin, Deniz Hamzaoğlu, Çağdaş Onur Öztürk, Umut Kurt, Burhan Öçal, Melis Sezen, Ferit Kaya, Didem İnselel, Gökçe Eyüboğlu, Ümmü Putgül, Ecem Uzun, Onur Şenay gibi isimlerden oluşan dopdolu bir oyuncu kadrosu var. Ve sinemamızın efsane isimlerinden Uğur Yücel de pek öne çıkmayan bir rolle de olsa varlığıyla bile yapımın izlenirliğine katkı sağlamaya yetiyor. Böyle bir ismi hatırlatmaya lüzum yok elbette ama ben kendi adıma en etkilendiğim performanslarından biri olan “Muhsin Bey” filmindeki şu sahneyi buraya iliştireyim:

Dizinin derinlerine inmeden önce şöyle bir uyarıda bulunmak isterim: Fatma karakterinin seri cinayetler işlediği, zaten eserin sinopsisinde açıklanıyor. Ve açıkçası sırada hangi cinayetin olduğu ya da Fatma’nın motivasyonu gibi hususlar da diziyi izlerken fazlasıyla tahmin edilebilir bırakılmış. Çünkü eserin omurgası whodunit (İngilizce “Who has done it?” sorusundan türetilmiş bu terim, katilin kim olduğuna odaklanan bulmaca tarzındaki eserleri ifade eder) biçiminden ziyade mesaj kaygısına eklemleniyor. Dolayısıyla yazımda ufak tefek spoiler niteliğinde beyanlardan kaçınmayacağım.

Fatma karakterinden başlayalım öyleyse. Her şeyden önce, Burcu Biricik Hanımefendi’yi tebrik etmek gerekiyor. Zira kendisi bu sıralar kariyerinin altın çağını yaşıyor. Üstlendiği her işi de başarıyla sırtlıyor doğrusu. “Kırmızı Oda” dizisindeki Boncuk karakterini herkese sevdiren oyuncu, bugünlerde aynı psikiyatrın kaleminden çıkma “Camdaki Kız” dizisiyle ekranlarda. “Fatma”da da oldukça başarılı bir performans sergiliyor kendisi. Fakat Fatma’nın hafiften Anadolu ağzı konuşmaları yer yer Boncuk’un konuşma tarzı ile çok yakınlaşmıştı. Bu ufak eleştiri hariç Burcu Biricik’in oyunculuğuna diyecek yok!

Oyunculuk açısından bir diğer öne çıkan performansı ise Bayram karakterini canlandıran Mehmet Yılmaz Ak sergiliyor. Kendisini daha önce TRT’nin en başarılı Quality TV işlerinden biri olan “Ya İstiklal Ya Ölüm” mini dizisinde Arman Pandikyan rolünde izlemiştik. Adını anmışken kendisinden söz etmeyi de bir borç bilirim. Kurtuluş Savaşı kahramanlarından istiklal madalyalı Arman Pandikyan, bağımsızlık mücadelemizde istihbarat faaliyeti yürüten Mim-Mim grubu bünyesinde, tercümanlık görüntüsü altında İstanbul’daki işgalci İngiliz güçlerinden bilgi toplamıştır. Çubuklarla ayak üstü al-götür servis Çin yemeği zevkinden stresli bir anında bile ödün vermeyen oldukça orijinal bir karakter Bayram. Bu gibi alışılmadık özelliklerine rağmen yine de kirli işlerin adamının tüm sıradan doğallığını da taşıyor.

Arman Pandikyan kostümü ve makyajıyla Mehmet Yılmaz Ak

Yapımın toplumsal mesaj kaygısını da çok değerli ve önemli buluyorum. Gelin, şöyle bir gözden geçirelim bu yerinde ve dozunda aktarımları. Dizinin polisiyeden ziyade bu toplumcu kimliğini ön plana çıkaracağını, daha ilk bölümün başlarındaki Kahveci İsmail’in (canlandıran Deniz Hamzaoğlu) kırdığı evin camını Fatma’nın temizlemesi ve olanlara ses çıkaramaması sahnesindeki metaforla anlıyoruz. Kadınlara yönelik suçlarda bedel ödeyen tarafın yine kadınlar olduğu gerçeğini yüzümüze çarpıyor bu sahne. Öyle ki o kırık camları temizleme eylemine örneğin tecavüzcüsüyle evlendiren kadınlar sığdırılabilir. Tacizkâr bakışlar sürekli Fatma’nın üzerinde. İzlerken rahatsız oluyor insan ama düşünün ki kadınlar bu bakışlar altında yaşamak zorunda. Bir nesne olarak fark edilip bakışlara maruz kalan Fatma, bir özne olarak ise adeta görünmez. Fail olabileceği ihtimal dahilinde bile görülmeyen bu “aciz temizlikçi kadın”, şüpheli bile görülmüyor. Cinayet silahı hep üzerinde olduğu halde, kendisine bir kere bile üst araması yapılmıyor. Telaş ve korku ile her şeyi takır takır komisere (canlandıran Şehsuvar Aktaş) itiraf eden Fatma, fark ediyor ki komiser onu dinlememiş bile. Evini temizlediği yazara (canlandıran Uğur Yücel) içini dökmeye niyetleniyor, ama yazar onun oğlunun ölümünden söz ettiğini zannediyor. Bu arada o sahnedeki replikler gerçekten de titizlikle seçilmişti. Biz izleyiciler de olanlara şahit olmasak oğlundan bahsettiğini zannedebilirdik. Yine polisin benzincideki tavrı ve kadına yönelik erkek şiddeti şüphelisi konumundaki Yusuf’u (canlandıran Çağdaş Onur Öztürk) yoluna salması, bunun üzerine market çalışanının (canlandıran Ümmü Putgül) serzenişi sahneleri yerindeydi. Bu vesileyle yeri gelmişken tekrarlayalım: İstanbul Sözleşmesi yaşatır! Sözleşme ve 6284 Sayılı Kanun etkin bir biçimde uygulansa bu iş böyle olmaz. Kısacası, Fatma’nın sosyoekonomik durumu ve cinsiyetinden ötürü toplumda kendisine biçilen rol, dizideki iletinin sacayaklarından birincisi.

İkinci sacayağını oluşturan bir diğer esaslı ileti de Fatma’nın oğlu Oğuz’un (canlandıran Mustafa Konak) otizmi olan bir çocuk olmasından mütevellit karşı karşıya kaldığı sistematik ayrımcılık, yozluk, kokuşmuşluk… Artık adına ne derseniz, tercihi size bırakıyorum. Özel eğitime ihtiyaç duyan çocukların ve ailelerinin yaşadıkları zorluklar ürpertici derecede soğuk ve bir o kadar da yakıcı bir gerçek. Bu nedenle de kaynaştırma öğrencisi meselesinin lafta oluşuna yer verilmesi oldukça önemli. Hani Fatma diyor ya, “Bir oğlum vardı, Oğuz’du adı. Bir yere sığdıramadılar benim oğlumu.” diye… Çorlu tren katliamında öldürülen bir başka Oğuz oğul düşüyor aklıma.

Sacayaklarının üçüncüsü ise öteden beri süregelen emek-sermaye çatışması. Ortada bir (belki de birden çok) iş cinayeti var. Bu iş cinayetlerini örtbas etmek isteyen patronların iş (suç) ortağı olan şirketleşmiş bir hukuk bürosu var. Örneğin, ölen işçinin ailesini davadan vazgeçirmek için avukat aracılığıyla kan parası teklif edilmesine yer verilmiş. Ne yazık ki bir hayli yaygın olan bu rezilliği konu edinen, başrolünde usta oyuncu Menderes Samancılar’ın oynadığı “Babamın Kanatları” filmini mutlaka izlemelisiniz. Bir de bu hukuk bürosunda çalışan ama yapılanları pek de içine sindiremeyen Avukat Sidar (canlandıran Olgun Toker) var. Sidar’ın patron avukata “Seninle konuşmuyorum!” diye resti çekip işçilere hitaben konuşup sigorta kandırmacasını açıkladığı an, izleyenlerin Yaşar Usta damarını kabartacaktır. Bu anlamda Avukat Sidar’ın gördüklerini tarta tarta edindiği bilinç aydınlanmasının sanat yoluyla teşvikini önemli buluyorum. Ayrıca trafik canavarı katil zengin çocuğu ve pek kıymetli arabasına öldürdüğü çocuğun verdiği hasar gibi ilintili her detay maalesef ki aşırı gerçekti.

“Babamın Kanatları” filminde Menderes Samancılar

Emeğe, sanata ve toplumcu çabaya olan saygımdan ötürü hakkını teslim ettiğim için bu yapımı bir televizyon içeriği olarak beğendiğim sanılmasın. Zira dizinin geneli açısından aynı beğeniyi gösteremeyeceğim. Her şeyden önce dizinin ana eksenini oluşturan tema, ayakları yere basan bir ikna ediciliğe sahip değil. Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek adına cinsiyetten tamamen bağımsız olarak konuştuğumu belirteyim. Kendi halinde, kural dışına çıkma eğilimi olmayan, uysal, sakin ve hepsinden öte daha önce hiç tabanca kullanmamış bir insan ne cesaretle tefeci kılıklı bir adamın kasasından silah çalar da tek atışta, tepmesiz, sektirmeden, titretmeden çat diye kirli işlerin adamını mekânında vurur? Bu insan her ne kadar gözünü karartmış olursa olsun, ilk vakada Fatma’nın temel motivasyonunun çocuğunu yitirmiş olması değil, ne idüğü belirsiz hayırsız kocası Zafer’i (canlandıran Ferit Kaya) aramak olduğu bilindiği için buna izleyicinin ikna olması epey güç. Ayrıca belli ki olay günümüzde ve İstanbul’da geçiyor. Dolayısıyla devamında istasyonda vuku bulan hadisede yalnızca tek açıdan bakan güvenlik kamerası olması mümkün değil. Kaldı ki istasyona İstanbul Kart (kişisel akbil) basılarak girildiği için kimin girip çıktığı dakikasına kadar tespit edilebilir. Özellikle 5. bölümde meselenin polisiye boyutu o kadar dağıldı ve hayatın olağan akışından uzaklaştı ki, yoksa bu izlediklerimiz yazarın tamamen kurgusal edebi anlatımından mı ibaret diye şüphelenmedim değil. Yani madem öyle, tüm bu yaşananlar güvenlik kamerası ağının henüz bu denli yaygın olmadığı, parmak izi, DNA, olay yeri inceleme gibi adli tıp imkanlarının yeterince gelişkin olmadığı yakın bir geçmişte geçiyor olarak sunulabilirdi. Bahsetmeden geçemeyeceğim: Belirli bir masrafa girilmiş, Netflix’e iş yapılmış; fakat köydeki pazar yerinde silah yere düşünce plastik olduğu o kadar belli oldu ki… Yani daha gerçekçi bir dekor kullanılamaz mıydı?

İkinci husus gerilim, heyecan, gizem yaratmak için yapılan zorlamalar: Örneğin Bayram’ın sekreterinin (canlandıran Gökçe Eyüboğlu) çağrılmadığı halde durduk yere karakola ifade vermeye gelmesi… Yani hiçbir kişisel bağlantın olmayan illegal bir herifin ölmüş olması sana neden bu kadar dokunuyor ki? Devamında Yusuf’un Fatma’yı korkutmak için “Seni ceset torbasında Ekber’e veririm.” tehdidinden sonra izleyiciye güya vurmuş izlenimi yaratılıp pikapla otoparka getirmesi hiç olmamıştı. Çünkü, izleyiciye yönelik bir blöf olduğu çok barizdi. Dahası Bayram’ın tabiriyle “iki fırtta eşşek cennetine gönderen” tozu çeken Ekber’i (canlandıran Burhan Öçal) kendi halinde ölüme terk etmek yerine travmatik anıların tetiklemesi sonucu depoya çekip canavarca hisle öldürmesi Fatma’nın kendi istikbali açısından aşırı yanlış bir tercih oldu. Bu olayın da otoparktaki güvenlik kamerası sistemine ve seks işçisinin (canlandıran Melis Sezen) Fatma’nın sarf ettiği “İkimizi de kurtaracağım.” lafına tanıklığına rağmen ortaya çıkmaması, yukarıda bahsettiğim tutarsızlıkla bağlantılı. Yine eklemeden geçemeyeceğim: Teşbih sanatının güzide bir örneği olan “Kafam t*şşak gibi” dizesini de Melis Sezen’in tiradı sayesinde başka bir yerde daha duymuş olduk.

Bir diğer nokta, dizideki bunca yerinde sosyolojik tespite ve adrese teslim eleştiriye tepki niteliğindeki eğretilikler: Bunlardan ilki Fatma’nın giyim kuşam tarzının bugünün toplumunda var olmayışı. Artık saçlarının yarısını açıkta bırakan başörtü bağlama stiliyle basma elbiseli köylü kızı şeklinde bir giyim tarzı büyük şehirlerde yok. Bence çok güzel, keşke olsa, ama yok; dolayısıyla böyle giydirince Anadolulu genç kadın karikatürü yapılmış oluyor. Eğer 1970lerde olsaydık, Lütfi Ömer Akad’ın “Gelin” – “Düğün” – “Diyet” üçlemesinde olduğu gibi bunu olağan karşılardık. İşte size dizinin yanlış zamanda geçtiğine bir emare daha! Bu eğretiliklerden bir diğeri de yazar karakteri. Evet, Uğur Yücel Beyefendi’yi çok seviyoruz, rollerini de keyifle izliyoruz. Ama bu yazar karakteri hiç ama hiç gerçek değil. Evine gelen temizlikçi kadınla dostluk kuran ve insanca davranan zengin sözde entelektüel… Duy da inanma! Temizlik emekçilerine bir sorun bakalım, karşılaştıkları muameleyi size anlatsınlar. Bir de yazarın Fatma’nın satranç bildiği ön kabulü nereden kaynaklanıyor ve bu son derece kibar adamın bu konudaki zorlayıcı tavrının sebebi ne?

Lütfi Ömer Akad’ın “Gelin” – “Düğün” – “Diyet” üçlemesi

Ve bir de son meselesi var: Bu dizi bitti mi şimdi? Son sahne eğer bazı filmlerde olduğu gibi izleyiciye karar alanı tanıyorsa, bu tam olarak verilememiş. Yok eğer öyle değilse, son sahnenin nasıl neticelendiği hiç net değil. Şayet “devam ederiz belki, 2. sezon için açık kapı bırakalım” niyeti varsa da yerli dizi piyasasının artık tadında bırakmayı öğrenmesi lazım. Zaten mini dizi formatının 8 bölümlük tek sezon uygulaması bir web televizyonu standardı olma yolunda ilerlerken “Fatma” dizisinin neden 6 bölümde kaldığı da merak konusu.

Yahu hiç mi güzel detay yok? Var elbet. Dizide sık sık görüyoruz ki Oğuz, her türlü nesneyi üst üste dizerek sakinleşen bir çocuk. Kendi evinde yastıkları, yazarın evinde kitapları, hatta dışarıdayken bile annesinin çantasında taşıdığı plastik bardakları üst üste dizerek rahatlıyor. Kaza sahnesinde görüyoruz ki meğer tüm bu arka plan karşı kaldırımda üst üste dizilen bakkal kasası detayı için kurularak bu sahneye hazırlık yapılmış. Elim kazanın Bab-ı Âli Yokuşu’nda gerçekleştiği detayını da atlamayalım. Arka planda Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nin tarihi duvarlarını görmek mümkün. Fakat birazdan bahsedeceğim diğer ayrıntıları ben mi öyle yorumluyorum; yoksa hakikaten bu kadar ince mi işlenmiş? Kararı size bırakıyorum. İstasyon sahnesi için Marmaray nedeniyle kapatılarak kullanım dışı kalan Menekşe İstasyonu kullanılmış. Şimdi onun yerine Marmaray hattında faal olarak kullanılan Florya Akvaryum İstasyonu var. Yani bu bir tren istasyonu ama malum olay vuku bulurken M1 hattında kullanılan metro taşıtı geçiyor. Gerçekten de son seferler yaklaştığında farklı hatların taşıtları depoya giderken istasyonda durmaksızın transit olarak geçer. Bu düşünüldüyse eğer, cidden ince detay. Yine Menekşe İstasyonu detayından yola çıkarak, Fatma’nın Küçükçekmece civarındaki bir gecekondu mahallesinde yaşadığını tahmin ediyoruz. Bir sahnede eve dönerken kullandığı otobüsün, kapatılan banliyö tren hattını ikame eden BN kodlu İETT hatlarının güzergahını takip ettiğini ise Kennedy Caddesi’ni izleyerek Çatladıkapı semtinden geçmesinden anlıyoruz. Bilirsiniz, İETT meselesini önemserim 😀 O nedenle, şayet düşünüldüyse bu detay için de ayrıca tebrikler.

Bir Euro Truck Simulator müdavimi olarak oyunu başlatıp aldığım ekran görüntüsü 😀

Son olarak, TIR şoförünün ırz düşmanı olması klişesinin Serdar (canlandıran Umut Kurt) ile devam ettirilmeyip kırılması için de Euro Truck Simulator müdavimleri adına teşekkürlerimi sunup yazımı noktalıyorum. Böyleyken böyle sevgili okuyucularım. Yeniden görüşmek üzere. Sizlere iyi seyirler ve iyi okumalar. Bana yine akademik gözyaşları…

Yazı: Burak Orhan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir