“50 m²” Dizi İncelemesi

 

50 m2 Engin Öztürk
Engin Öztürk

Selam sevgili dostlar. Bugün oyuncu kadrosu ile beni yer yer heyecanlandıran, yer yer “başkası daha mı iyi olurdu acaba?” sorularına gark eden, sonra “haydi bi’ bakalım, neymiş bu” diyerek izlediğim 50 m2 dizisi ile karşınızdayım. Söylemek istediklerim var ama öncelikle adettendir diyip dizi incelemenin teamüllerine saygı gösteriyor ve dizinin künyesini sizinle paylaşarak başlıyorum.

Solda Burak Aksak sağda Selçuk Aydemir
Solda Burak Aksak ve sağda Selçuk Aydemir

Daha şimdiden Türk dizi tarihinin kültleri arasında yer aldığını söylemekte beis görmediğimiz “Leyla ile Mecnun”un senaristi Burak Aksak, 50 m2nin de senaristliğini üstleniyor. Yönetmen koltuğunda da yine Türk televizyonu için önemli işlerden “Kardeş Payı”, “İşler Güçler”, “Çalgı Çengi”, “Düğün Dernek” gibi yapımlara imza atmış Selçuk Aydemir oturuyor. Oyuncu kadrosuna göz gezdirecek olursak Aybüke Pusat (Dilara), Engin Öztürk (Gölge/Adem) , Cengiz Bozkurt (Muhtar), Kürşat Alnıaçık (Servet Nadir), Hasan Yalnızoğlu (Leke), Tuncay Beyazıt (Turan), Özgür Emre Yıldırım (Civan), Tuğçe Karabacak (Özlem), Yiğit Kirazcı (Yakup) göze ilk çarpan isimler diyebiliriz.

Haydi, yazının spoilerlı kısmına yumuşak bir geçiş yapalım.

Öncelikle bu yapım ile ilgili hoşuma giden yönlerden söz etmek istiyorum. Dizinin Netflix’te yayınlanan ilk sezonu yaklaşık 50’şer dakikalık 8 bölümden oluşuyor. TV dizilerinin total süresinin 2 – 2,5 saat, dizideki bakışmaların da yaklaşık 28 dakika sürdüğünü düşünürsek, dizinin kısa oluşu bıktırmadan izleme kolaylığı sağlıyor. Tabii TV’den farklı olarak, 50 m2nin dijital bir platformda yayınlandığı için kısa süreli bölüm çıkarılabilmesi mefhumunu yadsıyacak değilim. Ancak yine de oyuncuların muhtemelen insani saatler çerçevesinde çalıştığı, bizim de günümüzün 1/12’sini harcamadığımız bir süreye sahip bir yapım seyrediyor olmamız, bu dizinin ilk güzel özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Diziye ait ikinci güzel ve aynı zamanda beklenen özellik ise Burak Aksak ve Selçuk Aydemir’in önceki yapımlarında bulunan sıcak mahalle teması, absürt mizah gibi özelliklere sahip olması. Dizinin senaristliğini ve yapımcılığını üstlenen bu ikili, tarzlarından çok da sapmadan, imza öğelerini içeren bir ürün ortaya çıkarmışlar. Bunu diyaloglar, diyalogların kuruluşu, mizah tarzı, mekan seçimi gibi unsurlarda gözlemliyoruz. Bu da tanıdık bir şey izliyormuşuz hissini perçinliyor.

Diziyle ilgili bir diğer güzel şeyin ise diyalogların içerikleri olduğunu söylemek lazım. Özellikle Cengiz Bozkurt (Muhtar) ile kankisi Tuncay Beyazıt’ın (Turan) sıcak, samimi ve şüphesiz ustaca ortaya koyduğu diyalogları bizi gülümsetiyor. Keyifli diyalogların dışında, aralıklarla sağlam konuşma metinleri mevcut: Gölge’nin kavga ve hayata ilişkin söyledikleri, Muhtar’ın Adem’e bir ağaç üzerinden anlattığı hikaye, kibir üzerine geçen imam ile Gölge arasındaki sohbet (benim favorilerimden) bir çırpıda aklıma gelenler. Seyir zevkinizi kısıtlamamak adına bu güzel diyaloglar meselesini daha fazla açmayıp keşif keyfini sizlere bırakacağım. Şimdi yavaş yavaş hem dizinin genel görünümü hakkında hem de özel olarak karakterler bazında konuşalım istiyorum.

Soldan sağa Tolga Tekin, Tuncay Beyazıt, Aybüke Pusat, Cengiz Bozkurt ve Engin Öztürk

Spoiler Başlıyor*

Ana karakterimiz Gölge, geçmişsiz, kim olduğunu bilmeyen, kendisini büyüten Servet’in pis işlerinde (insan öldürme, tehdit, işkence vs) kullanıp elini kirletmekten geri durmasını sağlayan sağ kolu olarak karşımıza çıkıyor. Servet, Gölge’yi ailesiz kalmasından sonra yanına alıyor, babası gibi büyütüyor ve tabiri caizse Gölge’nin şu an sahip olduğu ışıltılı hayatı veriyor. Tabi Gölge de az evvel bahsettiğim gibi, bunun karşılığında devamlı kimlik değiştirip, suç teşkil eden fiiller gerçekleştiriyor, bir fedai diyebiliriz.

Peki, üstte bahsettiğim durumla bağlantılı olarak ivedikle merakımı celbeden şey şu: Servet’in Gölge’nin geçmişi ile ilgili bilgi sahibi olması bizde soğuk duş etkisi yaratmalı mıydı yani bu bilgi gizlenmek istiyor muydu? Zira daha ilk bölümde Servet ile Gölge’nin karşı karşıya geldiği ve Gölge’nin “aileme ne olduğunu bulamıyorsun” minvalinde Servet’e afkurduğu o an, diziyi beraber izlediğim erkek arkadaşıma dönüp “bu Servet denen keltoş her şeyi biliyor ha, söylemiyor” dedim. Tahminimin yaklaşık 5 dakika içinde doğru çıkması üzerine her ne kadar erkek arkadaşım tarafından önceden izlemekle itham edilmiş olsam da (alacağın olsun reyis) konunun klişeliğinden ötürü tahmin etmek zor değildi. Bir de hakkını yememek gerek, Servet Nadir karakterini oynayan Kürşat Alnıaçık’ın iyi oyunu, Gölge’ye ait her şeyi bildiğine dair bir izlenim oluşturdu bende. Daha sonra, henüz ilk bölümde bu bilginin açıklanması Türk dizileri tarzında beklenmedik bir tavır olduğu için (bilirsiniz, normalde 45 bölüm bunu bilmeden sürüp giderdi) asıl gizlenmek istenenin Servet’in aile hakkındaki bilgisi olmadığını, daha büyük şeylerin gizlendiğini düşündüm. Fakat Servet’in bildiği şeyin ne olduğuna, Gölge’nin ailesine neler olduğuna ilişkin yaratılmak istenen sır perdesini de pek başarısız buldum. Buna sır perdesi değil de ne bileyim en fazla sır fiskosu falan diyebiliriz herhalde. Çünkü dizinin ilk bölümlerinden itibaren Gölge’nin hayatındaki gelişmeler Servet etrafında şekilleniyor ve Gölge en çok Servet’in işine yarıyor. Ayrıca dizi kemik diyebileceğimiz bir kadro içinde dönüyor, çok fazla yan karakter kullanılmamış, kullanılanların bazıları ise hikayeye bile bağlanamıyor. (bunu ekstra konuşup eleştireceğiz) Bu nedenle Gölge’nin ailesinin sırrının Servet’te olduğu, olanların Servet’in başının altından çıktığı en baştan itibaren kabak gibi ortada. Ama açık yüreklilikle belirtmem gerekir ki bu durumun Kürşat Alnıaçık’ın oyunu ile ilgisi yok yukarıda bahsettiğim gibi kendisini izlemeye doyamadım. Servet’in bu işte parmağının olduğu, yukarıda açıkladığım cast sınırlılığı, konunun gidişatı, hikayenin fazlasıyla barındırdığı klişelik sebebiyle aşikar. Zaten en sonunda Servet’in yüzünden ailenin dağıldığını öğrendiğimizde “ee aile Servet yüzünden ölmüş, bu muydu bir türlü açıklığa kavuşmayan büyük giz, zaten anlamıştık çoktan?” diyerek büyükçe bir hayal kırıklığına uğruyoruz. Tabi bu noktada aklımıza şu geliyor: Gölge’nin hayat tarzından ötürü yok ki şöyle her dediği doğru çıkan bir kankisi “sen bu Servet’e çok güveniyosun ama sağlam pabuç değil bro” desin. Zavalı Gölge. İşte dostlar bu günler için lazım sevgili okur, görüyorsunuz. Neyse sonuç olarak hikayenin bu kısmının çok klişe olduğundan içime fenalıklar geldiğini söylememe gerek kalmadı sanırım.

Hazır Gölge’den bahsederken Engin Öztürk’ten devam edeyim. Dizi için başarılı bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Gölge karakteri her ne kadar kimliksiz biri olarak yaptığı tekinsiz işlerle karanlık tarafın yolcusuysa da karakterin mizahi bir tarafı da mevcut. Ve bu tarafını, insanlara silah doğrultmuşken yahut başkaları onu öldürmek üzereyken eğlenceli biçimde gösteriyor. Yani diyeceğim o ki karakterimiz sadece tekinsiz ve kötü olarak tek yönlü değil, komik, tekinsiz, zamanla başka duygularını da göreceğimiz çok yönlü biri olarak karşımıza çıkıyor. Engin Bey de karakterinin tekinsiz kısmını kısmen başarılı şekilde yansıtırken mizahla yoğrulan kısımlarda (örneğin ev sahibini evi satmaması için Muhtar ve Turan ile ikna etmeye gittikleri sahnede iki usta oyuncu karşılıklı döktürürken Gölge araya girdiği kısımlarda oldukça sönük), yahut duygusal sahnelerde (Dilara ile aşna fışna veya annesini öldürmediğini anladığı sahnede vs.) duyguları geçirecek bir oyun ortaya koyamıyor. Biz de sıklıkla bir çiğlik hissi ile baş başa kalıyoruz. Şunu da söyleyeyim, şayet bu dizinin sonunda Gölge sosyopat biri imiş de insanlarla kurduğu empati ve onlara duyduğu duygusal yakınlık yahut Dilara’ya karşı olan hisleri falan gerçek değilmiş, yalnızca ortama ayak uydurmak için büründüğü rolmüş durumu ortaya çıkarsa Engin Öztürk’ü ayakta alkışlarım. Ancak sanmıyorum.

Gölge’nin karakter gelişimi ile ilgili gördüğümüz şey ise yine bir çocuğun sevgi ile büyütülmesinin önemi, görmeyişinin onda oluşturduğu yaralar ve sevgiye maruz kalmaya başladığı anda karanlık yönünün yavaş yavaş iyilikle yer değiştirmesi. Gölge karakterinin, yerine geçtiği Adem karakterine dönüşmesi, artık bir kimlik sahibi olmak istemesi, eskiden insan öldürürken gözünü kırpmazken artık yapamaması, geçmişe saplanmaktan vazgeçip kimliğinin olması için adını bilmesi gerekmediğini fark etmesi gibi değişimleri görmek bizi insanlığa ve sevginin gücüne dair biraz umutlandırıyor, gerçi o umut kısmı pek önemli değil. Önemli olan şey şu, gündelik hayatta daha önce beraber incelediğimiz kriminal yapımlarda gördüğümüz üzere bu sevgi mefhumu insanların karakter gelişimi ve suça yatkınlığı bakımından epey etkili. Dizinin bu yönüyle gerçekçi bir tarafı olduğunu söylemek mümkün. Benim sevdiğim kısım ise Servet kim olduğunu Gölge’ye açıklamaya çalışacakken Gölge’nin buna gerek kalmadığını söylemesi. Kendimizi bilmek ve bulmak için kendimizle ilgili her şeyi bilmemize lüzum yok, hissettiğimiz kişi olduğumuzu bilmek yeterli belki de. Tabi dizinin, bela bir bad boy olan Gölge’nin iki iyi insanla karşılaşıp bir tane güzel kıza vurulup, tüm kötü özelliklerinden teker teker sıyrılıp aniden hafızasını kaybetmiş gibi iyileşmesi klişesine düşmesi bizi şaşırtmıyor. Ama bu diziye dair özgünlük arama hissimi körelteli epey oldu.

Biraz da Aybüke Pusat’tan bahsetmek istiyorum. Dizide esas oğlanımızın bir zamanlar üstten baktığı ancak güzel mi güzel tatlı mı tatlı ve zaten dizideki üç adet dişi bireyden biri olan, paylaşılamayan (olmazsa olmazdır Türk dizilerinde biliyorsunuz) kara sevda Dilara’dan hoşlanmaya başlıyor. (aman ne değişik ne değişik) Burada ise Aybüke Pusat’ı ise duygu gerektiren sahnelerde genelde kötü bulduğumu söylemek zorundayım. Özellikle aynanın karşısında Gölge’ye kendisi ile ilgili bir şeyler anlattığı ve Gölge ile gerçekleşen yakınlaşma esnasında bir kadının gelmesi üzerine kaçtığı o sahnede yüzümü utancımdan ellerimle kapatmak istedim. Hiçbir duygu alışverişi yapamadığımız bu sahneyi “dostlar neler oluyor yav” edasında izlemek benim için bir miktar üzücü oldu. Tam olarak burada ne hissetmeli idim acaba? Çektiğiniz dizilerin bölümlerini bir kez dönüp izleyin kurban olayım ya!

Şimdi diğer bir kadın karakter olan Özlem’in özelliklerinden bahsedeceğim ve siz de “aman yarebbi bu neçe değişik ve derinlikli bir karakterdir” diyerek hayret ırmaklarından denizlerine doğru döküleceksiniz. Özlem Hanım’ın temel özellikleri: Servet’in okuttuğu bir avukat olması ve hırsıyla Gölge’nin Servet’in kalbindeki yerine sahip olmaya çalışması diyebiliriz. Ve elbette güzel, seksi, acımasız, vefalı falan filan, klasik… Mafyatik erkeklerin yanına güzel, seksi, onların her daim yanlarında olan kadın avukat figürü 1500 yıllık hikaye değil mi, gerek var mıydı? Bıktık vallahi. En azından kendi adıma söyleyebilirim ki dizideki klişelerden ötürü göz devirmekten göz kaslarım ağrıdı.

Solda Özgür Emre Yıldırım sağda Yiğit Kirazcı
Solda Özgür Emre Yıldırım ve sağda Yiğit Kirazcı

Dizide karakterinin gelişiminin ilmek ilmek dokunup, Engin Öztürk’ten daha çok fikir sahibi olduğumuz biri var o da Özgür Emre Yıldırım’ın canlandırdığı Civan karakteri. Bu abimiz de altı üstü milattan önceden beri sevgilisi olan hanım onu aldattı diye hayatında birden hızlı bir dönüş ve çöküş yaşadı gerçi ama o kısmı es geçiyorum. Es geçemeyeceğim bir yer var: Civan’ın fiziksel engelin acımakla ilişkisinin değerlendirdiği o kısa ama öz söylem. Toplumdaki engelli bireylere olan davranışlarımızı şekillendirmede bize bir şeyler katmalı kesinlikle. Bununla beraber Özgür Emre Yıldırım yavaş yavaş delirmeyi, insanın içinde sakladıklarının zamanla dışarı adeta taşmasını, öfke nöbetini, üzüntüsünü çok iyi yansıttı, gözlerinde gördük tüm duygularını. Kendisini tebrik etmek boynumuzun borcu ama burada eleştirmek istediğim bir şey var. Biz bir süre sonra hikayenin ana karakteri olan Gölge yerine Civan ve onun değişim, dönüşüm serüvenine şahit oluyoruz. Dizinin bir süre sonra adeta “Adını 50 m2 koydum: Civan’ın Yolu”na evrildiğine şahit olduğumuzu söylemek sanıyorum ki mübalağa değil. Eğer gizem unsurunu saklı tutmak için Gölge karakterinin hikayesi anlatılmayacaksa yahut sonraya bırakılacaksa da Civan’ın üzerine yüklenen senaryo, biraz daha diğer karakterlerin üzerine dağıtılsaydı daha dengeli olurdu diye düşünüyorum. Harika ve derinlikli işlenen, çok da iyi oynanan Civan karakteri ile son söylemek istediğim şey bu idi.

Ayrı ayrı paragraf açmaya gerek duymadığım bir iki eleştirim daha olacak. Gürkan Uygun’un oynadığı karakterin çok güçlü lanse edilip birbirine ve başka insanlara kolayca kurşun sıkanlar meydanında aniden ortaya çıkması biraz garipti. Neticede, önceki vurdulu kırdılı ve mafyatik dizilerden biliyoruz ki bu alemde herkes birbirini az çok tanıyor. Bu adam nereden çıktı? Gaipten gelen bu alaycı mafyatik kişilik, tek bir konuşması ile yıllardır piyasayı kırıp geçirmiş Servet’i dize getiriyor, ayağına çağırıyor, madara ediyor. Gariplikler burada da bitmiyor, yıllardır her türlü şiddet eylemlerini başkalarına itelemiş tavuk Servet, bir anda muazzam bir psikopat evrilip yeni ortaya çıkan bu adamı geldiği yere, hiçliğe, ellerini kana bulayarak gönderiyor. Civan’a saatler ayıran senaryo, Servet’in duygu geçişlerine vakit bulamıyor. Servet’in bir anda psikopat tavırlara girebilmesi, duygularını dile getirebilir olması, Gölge’nin ölüm emrini vermekten sarhoş dayı gibi “Gölge’mi getirin öpüjem” moduna geçişi,  aniden vicdanının akşamdan ıslatılmamış ve pişirirken kimyon konmamış kuru fasulye yemiş biri gibi sancılanıp Gölge’nin babasını görmeye başlaması gibi duyguları çok hızlı işlenmiş ve tampon bölge olarak kullanılan psikolog sahnesi bu akışı yönetmek konusunda yetersiz kalmış. Göze çok batan bu dönüşüm yerine Civan’ın değişimi daha yavaş işlenip bölümlere yedirilseydi ve bu sezon Servet’in karakteri işlense idi dizinin anlatımının daha başarılı olacağını düşünüyorum. Aynı şekilde Gölge’nin yine hiçlikten çıkıp mülteci çocuğu kurtarması, daha sonra bakmayıp, abilik yapmayıp, yani hikayeye en ufak bir faydası olmaksızın çocuğu hiçliğe gerisin geriye gönderdiği bir bölüm de var. Bu hiçbir yere temas etmeyen küçük çocuğun hayatına neden tanık olduk sorusuna cevap bulamıyorum. Hikayedeki kopukluklar fazla bariz. “Ee bu neydi şimdi?” diye düşünmek hoş bir tat bırakmıyor dimağda.

Spoiler Bitti*

Son olarak bahsettiğim ve bahsetmediğim karakterler hakkında son bir iki kelam etmek lazım gelir ise Cengiz Bozkurt ve Tuncay Beyazıt, ustalıklarını gerek mimik gerek beden hakimiyetleri ile cömertçe önümüze seriyorlar ki bizim için şaşırtıcı değil elbet. Ancak Kürşat Alnıaçık, Yiğit Kirazcı, Gürkan Uygun, Tolga Tekin ve Özgür Emre Yıldırım’ın öfke, kıskançlık, kibir vb. birçok duyguyu aksettirişleri enfesti. Engin Öztürk ve Aybüke Pusat’ın, yani dizinin esas karakterlerinden ikisinin zayıf olması diziden aldığımız/alacağımız keyfi önemli ölçüde düşürüyor. Çünkü güzellik oyunculuğun hakkını vermek için yeterli değil. Bununla beraber çok fazla klişe barındırması da kanımca bu dizinin epey önem arz eden zayıf noktalarından biri. Bu nedenle dizinin bu sezonuna vereceğim puan 5.5/10. Ekseriyetle güzel oyunculuklar, kötü ana karakterlerin seçimi ve maalesef sıradanın da sıradanı bir senaryo.

Evet dostlarım, bu hafta da sizinle uzun uzun birilerini çekiştirip rahatladım. Umarım siz de yazımdan keyif almışsınızdır. Kendinize ve sevdiklerinize iyi bakın. Netflix’in içeriklerinden çıkardığım kadarıyla herkes evinin önüne bir kap sevgi koyarsa bu katillik müessesesini de bitireceğiz inşallah.

O Leke karakteri neydi ya?

Selametle.

Yazı: Yağmur Sevindik