Tek Başımıza Olsak Bile İçimizden Mi Düşünürüz? – “Kimssi Pyoryugi” (Kim’in Adası) Film İncelemesi

Merhaba sevgili okuyucularım. Bu kez sizinle Güney Kore sinemasından bir eser hakkında hasbihal edeceğiz. Sinema dediğimiz sanat türü Hollywood yapımlarından ibaret değil, sizlerin de bunun farkında olduğunuza ve her kültürden eserlere teveccüh ettiğinize şüphem yok. Güney Kore yapımı da çok nadide sinema eserleri mevcut. Tüm dünyanın dikkatini çekmeyi başaran Bong Joon-Ho eseri “Gisaengchung (Parazit)” olsun, başta benim kişisel favorim “Bin-jip (Boş Ev)” olmak üzere yakın zamanda koronavirüs illeti sebebiyle aramızdan ayrılan başarılı yönetmen Kim Ki-Duk eserleri olsun, hem yerli sinemamızda hem de Hollywood’da uyarlamaları çekilen romantik/dram gişe filmleri olsun, “Janghwa, Hongryeon (Karanlık Sırlar)” gibi halk edebiyatındaki efsanelerden beslenen korku/gerilim filmleri olsun, “Chinjeolhan Geumjassi (İntikam Meleği)” ve “Oldeuboi (İhtiyar Delikanlı)” gibi intikam temalı Park Chan-Wook eserleri olsun, “Wang-ui Namja (Kral ve Soytarı)” gibi tarihi yapımlar olsun tür ve üslup yelpazesi oldukça geniş olan çok çeşitli sinema eserleri çıkıyor Güney Kore’den. Bunlardan biri de kara komedi türündeki “Kimssi Pyoryugi (Kim’in Adası)”

Güney Kore sinemasında en sevdiğim eser olan “Bin-jip (Boş Ev)” filminin ikonik bir sahnesi

Hae-jun Lee, bu farklı filmin hem yönetmen koltuğunda oturuyor hem de senaryosunu yazan isim. Figüranlık düzeyindeki yardımcı roller elbette var fakat filmi 116 dakika boyunca sırtlayan iki kişilik dev kadro Jae-yeong Jeong ve Ryeowon Jung isimlerinden oluşuyor. Filmi bir üst noktaya taşıyan yaratıcı tasarımlarına saygı mahiyetinde, kostüm tasarımından sorumlu Eui-yeong Choi adını da anmadan geçmeyelim.

Buradan sonrası spoiler içerebilir de içermeyebilir de. Bu biraz sizin bakış açınıza bağlı. Sonunu anlatmayacağım merak etmeyin. Mevcut duygu-durumumun bir etkisi var mıdır bilmiyorum fakat bende güzel izler bırakan ve hoşça hisler uyandıran bu filmi izlemenizi tavsiye ederim. İsterseniz izleyin gelin öyle devam edelim yahut “Ben her türlü izlerim, sonunu söyleme yeter.” diyenlerdenseniz buyurun muhabbete…

Filmin afişleri: Solda erkek Kim’in can yoldaşı ördeğiyle beraber görüldüğü daha sevimli Güney Kore versiyonu, sağda pozlama oyunlarıyla daha karizmatik görünen uluslararası versiyon

Film esas oğlan Kim’in (canlandıran Jae-yeong Jeong) intihar girişimiyle açılıyor. Viyadüğün korkuluklarına çıkan Kim, burada son bir kez bankayı arayıp yüklü borcunu teyit ediyor, “Kararsızdım, çok yardımcı oldunuz.” diye telefondaki müşteri temsilcisine teşekkürünü de edip kendini aşağıya bırakıyor. Film bize ilk sinematografik hilesini bu anda yapıyor: Tam o esnada hızlıca geçen bir otobüs ve adamımız artık korkuluklarda değil. Pürüzsüz bir geçiş!

Ve ekranda bir ada sahili, bir de bakıyoruz adamımız perişan halde kıyıya vuruyor. “Ölmeyi bile beceremiyor.” kendi deyimiyle… Kamera uzaklaştıkça fark ediyoruz ki meğer hâlâ aynı viyadüğün altındayız. Şehrin ortasında yerleşim bulunmayan, imar ve bayındırlık unsuru olarak yalnızca üzerinden geçen viyadük ayakları olan bir ada. 119’u arayıp (Güney Kore’nin 112’si) “Han Nehri’nde ıssız bir adadayım.” deyince ciddiye alınmıyor hâliyle. Zira Han Nehri, başkent Seul’un merkezinden geçen, rekreasyon anlamında da oldukça gelişmiş kentli bir nehir. Misal, 112’yi arayıp Haliç gibi şehrin ortasında bulunan merkezi konumdaki bir sudaki ıssız adada olduğunuzu iddia ettiğinizi düşünün. Hatta var böyle adalar Haliç’te de Tavşan Adası gibi. Gerçekten de kimse sizi ciddiye almayacaktır.

İntihar girişimi başarısızlıkla sonuçlanıp “ıssız” adaya düşen erkek Kim

Sonra Kim, eski model telefonunun şarjının da bitmesiyle biçareliğini kabulleniyor ve “Nasıl olsa intihar edecektim.” düşüncesiyle ölümünü beklemeye başlıyor. Bu esnada yalnızlık, herkese olduğu gibi Kim’e de hayaller gördürtüyor. Kendisini intihara sürükleyen anları birer birer hayal ettiği dakikalarda sinema sanatı bir kez daha devreye giriyor: Yüzme bilmeyen bir insanın suda çaresizce debelenmesi şeklindeki metaforik bir anlatımla Kim’in olumsuz sonuçlanan iş görüşmelerini, terk edilişlerini, yalnız bırakılışlarını, bankalardan kredi alarak borca sürüklenişini izliyoruz.

Birkaç gün geçiyor, adanın kimsesizliğinde gezinen kamera bir çift ayağa denk geliyor. (Bu arada söylemeden edemeyeceğim: Güney Kore’deki yurt arkadaşlarım arasında da oldukça yaygın olduğunu gözlemlediğim eldiven misali parmaklı çorapları her gördüğümde şaşkınca gülmekten kendimi alamıyorum. :D) Kim perişan ve bitkin, ama ölemiyor da… Bu durumdan bıkıp bu “ıssız” adayı kendine mesken edinmeye karar veriyor. Çocukken yaptığımız gibi hanımeli türevi çiçeklerin özütünü emerek bünyesine besin sağlamaya çalışıyor. Bulduğu adaçayı yapraklarını yerken içinden epey lezzetli olduklarını geçiriyor. Peki ama, “Tek başımıza olsak bile içimizden mi düşünürüz?” Kalabalıklar içindeki alışkanlıklarından sıyrılmaya başlıyor Kim. Başta adaçayı yerken öyleyken, sonra nehirden su içip suya kavuşunca duygu ve düşüncelerini avaz avaz haykırıyor. Toplum içinde olduğu için çekinip sustuğu gülmelerini koyveriyor. Sürterek ateş yakma fiyaskosu veya kredi kartlarının eğretiliği ile ilgili tüm fikirlerini haykırmaya devam ediyor.

İyiden iyiye tek tabanca yaşama alışmaya başlayan Kim korku, kaygı ve çekincelerini birer birer aşıyor. “Nasıl olsa intihar etmeye çalıştım, en kötü ölürüm.” mantığını güderek gözüne yenebilir görünen her bulduğunu tereddütsüz ve iştahla yiyor. Viyadükteki arabalardan aşağı atılan veya kentin nehre saldığı çöplerden bazı lojistik ihtiyaçlarını karşılamaya başlıyor. (Bu arada mutlaka vurgulamak gerekir ki Jae-yeong Jeong Beyefendinin oyunculuğu çok doğal, çok iyi! Hele o balık avlamaya çalışırken yaşadığı kazada ilk şoktan sonra gelen tepkinin gerçek mi gerçek doğallığı yok mu?!) Elbette birtakım tesadüfler de Kim’e yardımcı oluyor. Örneğin bulduğu deterjanla derede yıkanmasının ertesi, deterjandan ölen balıklar kıyıya vuruyor. İnsan alışık tabii ki bir şey olmuyor, zira içinde bulunduğumuz kalitesiz gıda çağında kim bilir hangi yollarla ölen hayvanları tüketiyoruz… Balıklardan arta kalanları yiyen kuşların da ölmesiyle bizimkine ziyafet çıkıyor. Düzenini oturttu sanki adamımız Kim. Bu nedenle artık onu izlemeyi bırakıyoruz şimdilik.

Seul bir metropol. 10 milyon farklı insan, 10 milyon farklı yaşam öyküsü… Bir evin karanlık bir odasında sanal ortam bağımlısı bir kadın Kim (canlandıran Ryeowon Jung). Fake hesaplar ve paylaşımlarla var oluyor. Kendini odasına kilitleyip evdekilerle bile mesaj yoluyla haberleşiyor. Üç yıldır odasından çıkmıyor. Adeta çöp eve dönüşen bir odada sanal sahte bir yaşam… İnsan sevmeyen Kim, evrendeki insansız yerlere memleket özlemi duyuyor. Odasından çıkmadan bu yerlerden en erişilebilir olanı, bir fotoğraf makinesi ve bir teleobjektifle mesafeleri aştığı Ay.

Kadın Kim’in yaşam alanından bir görünüş

Biliyorsunuz ki fiili bir saldırmazlık durumu söz konusu olsa da esasında Kore topraklarında aktif biçimde süregelen bir savaş söz konusu. Bu nedenle de yılda iki defa yirmişer dakika süren sivil savunma tatbikatları yapılıyormuş Güney Kore’de. Normalde Ay fotoğrafları çeken Kim, şehrin tatbikat esnasındaki tenhalığından istifade perdeleri açıp etrafı fotoğraflıyor. Ve bu tatbikat, iki Kim’i zamanda birbirine bağlıyor. Çünkü bu esnada kadın Kim’in objektifine o sıralarda tükenmişlik ve bıkkınlıktan adada kendini asmaya çabalayıp beceremeyen erkek Kim takılıyor. Bu insandan uzak insan erkek Kim, bir diğer insandan uzak insan kadın Kim’in öyle ilgisini çekiyor ki teleobjektifi ile Ay yerine adayı izleyip fotoğraflamaya başlıyor. Geliştirdiği duygusal bağ nedeniyle çeşitli optik illüzyonlarla erkek Kim’e yardım ederek gönlünden manevi destek gönderiyor. Parmağını objektifin önüne koyup ittirerek yük taşımasına kendince yardım etmesi misal…

Erkek Kim biraz tesadüflerden ötürü çokça da yaratıcı zekasının yardımıyla adadaki tamamıyla kendine ait hayatına iyice alışıyor. Yaşamsal ihtiyaçlar şöyle dursun, kendisine tam teçhizat bir golf kortu bile kuruyor. Kurduğu bu öncekinden çok daha tamam hayat bozulmasın diye artık yakından geçen gemilerden kaçıp gizlenmeye başlıyor. Hayatında ilk defa, çabalarının karşılığını alabildiği bir yaşama sahip olan Kim, “diğer dünya”dan gelen bir uyarıcıyla iç huzurunu yitirmeye başlıyor: Boş bir hazır ramyun (Kore eriştesi) paketi. Aslında bu aromalı çeşidini diğer dünyada pek sevmiyor olmasına rağmen, her nedense bir anda o tadı, kokuyu, aromayı arar oluyor. Hatta o derece ki bulduğu o boş ramyun paketini sanki bir balici gibi sürekli koklamaya başlıyor.

Ne demiş Pinhâni? “Bir yer bulalım, dünyadan uzak.” Erkek Kim’in dünyadan uzak dünyasını beğenip dahil olmak isteyen kadın Kim, bir şişe şarap sipariş ediyor. Kana kana içiyor. Boşalan şişeye koyduğu mesajını ulaştırmak amacıyla özel kostümünü giyip dünyaya ayak basmaya karar veriyor. İşte bu sahneye beğenilerimi ayrıca sunmak istiyorum. Dünyaya iniş kostümünün çizgi dışılığı konusunda, kostüm tasarımı için Eui-yeong Choi adını başta da anmıştım. Bunun yanı sıra dünyaya iniş sahnesindeki uzaktan geniş çerçeveli kadrajlar, kask içinden kadın Kim’in gözünden görünüm gibi yaratıcı çekimler, ışık kullanımı, nesne ve renk seçimleri… Sinema sanatının nimetlerinden faydalanan, tek kelimeyle “izlenesi” bir sahne.

Kadın Kim’in dünyaya iniş kostümü

Fırlatılan şarap şişesi içindeki mesaj, aylar günler sonra adada gezinirken önüne düştüğünde erkek Kim, orada olduğunu en azından bir kişinin bildiğine ikna oluyor. Gözlemlenebildiği varsayımıyla adanın en açıkça seçilebilen kıyısına koca harflerle bir yanıt mesajı çiziyor. Şişeyi fırlattığından beri yanıt beklemekte olan kadın Kim, teleobjektifinden yanıtı gördüğünde nasıl da içten seviniyor. Tam 3 ay 17 gün sonra gelen o mesajın verdiği mutluluk! Bizim de aynı hasretle beklemelerimiz yok mu? Vuslatını öylesi bir mutlulukla karşılayacağımız bir hasretle hem de…

Erkek Kim’in kuma yazdığı mesajlara karşılık kadın Kim’in şarap şişesinin içinde fırlattığı mesajlarla dünyadan uzak iki insan birbirine yakınlaşmaya başlıyor. Erkek Kim’in canının delicesine ramyun çekmesini görüp de kayıtsız kalamayan kadın Kim, sloganı “her yere ulaştırıyoruz” olan bir yemek teslimat firması aracılığıyla “madem öyle, ulaştırın bakalım” diyerek adaya ramyun gönderiyor. Fakat erkek Kim zaten çabalarının karşılığını almaya aç kalmış bir insan. Bu nedenle de gönderilen ramyunu kabul etmiyor. Çünkü öz çabalarıyla bunu başarmak istiyor. Zamanında benim de bizzat şahit olduğum, Seul’un birden bastıran ve birden biten ama çok şiddetli yağan yağmurları erkek Kim’in umudunun sonu, emeklerinin katili oluyor. Hatırlarsanız, toplumcu bir başyapıt niteliğindeki “Gisaengchung (Parazit)” filminde de aynı karakterdeki bir yağmurun kentin yoksul semtlerinde ne ölçüsüz su baskınlarına yol açtığını izlemiştik.

Kadın Kim ve teleobjektif lensli Sony α350 fotoğraf makinesi

Eh, başta söz verdiğim gibi, filmin sonunda yaşananlara dair hiçbir bahis açmayalım ki tadı kaçmasın. Fakat izleyiniz efendim, şiddetle tavsiye edilir. Bu arada dikkatimi çeken bir husus, filmin İngilizce resmi adının “Castaway on the Moon” olması. Bu tercihin bir başka adaya düşüp hayatta kalma öyküsü içeren Tom Hanks’li “Cast Away” filmine bir nazire içerdiğini düşünüyorum. Bir kez daha huzurlarınızdan ayrılırken şunu da belirteyim: Kadın Kim’in fotoğraf çekerken kullandığı Sony Alpha serisi makineye de özenmedim değil hani. 😀 Hoşça kalın, hep öyle kalın.

 

Yazı: Burak Orhan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir