Kusursuz Cinayet Gerçekten Yok Mudur? – “Contratiempo” İnceleme

KUSURSUZ CİNAYET GERÇEKTEN YOK MUDUR? – “CONTRATIEMPO” İNCELEME

Contratiempo

Geçtiğimiz haftalarda İspanyol Sinemasına merak saldığımdan ve polisiye-cinayet içerikli hikâyeleri takip etmekten çok zevk aldığımdan bahsetmiştim. Hah işte öyle bir film var ki tam da bu iki unsurun kesişim kümesinde bulunuyor ve bana “iyi ki izlemişim” dedirtti. Bu haftaki yazımın başrolü olan “Contratiempo” (ya da İngilizce adıyla “The Invisible Guest”), bu türde izlediğim en başarılı veya en vurucu yapım olmasa da yaptığı her şeyi doğru bir şekilde uygulayıp bunu etkili bir hikâye işlenişi ile birleştirmeyi başarmış diyebilirim. Her incelememde olduğu gibi önce filmin içeriğinden bahsedip sonra sevdiğim ve hoşuma gitmeyen (ki pek yok) detayları belirtip kapanışı yapacağım. Hazırsanız hadi başlayalım…

Filmimiz, “El Cuerpo” ve “Los Ojos de Julia” gibi yine beğenmiş olduğum yapımlarda iyi iş çıkarmış olan Oriol Paulo yönetmenliğinde 2016’da çekilmiş bir polisiye-gerilim öyküsü ve bugün İspanyol Sineması denildiğinde akla gelen en önemli projelerden biri olarak gösteriliyor. Konusundan bahsedecek olursam: ana karakterimiz Adrian Doria, güçlü ve yükselişte olan bir iş adamıdır. İlk sahnede eşini aldatan bu abimizi ve yerde ölmüş bir şekilde yatan sevgilisi Laura’yı bir otel odasında görüyoruz. Polisler tarafından tutuklanan Doria, tamamen duygusal (!) sebeplerle koşullu salıveriliyor. Sonrasında sevgilisini öldürüp suçu onun üzerine yıkan kişiyi bulup kendini aklamak için avukatı Felix’in önerdiği ve tanık hazırlamada deneyimli ve uzman bir avukat olan Virginia Goodman ile buluşuyor. Adrian bütün olanları Virginia’ya anlatırken biz de film boyunca tüm yaşananları kendisinin gözünden görmeye başlıyoruz. Bu olaylardaki kırılma noktası ise aslında ölmüş olan tek kişinin Laura olmaması oluyor. Öğreniyoruz ki Adrian ve Laura yaptıkları bir kaçamak sırasında araçla bir kazaya karışıyorlar ve diğer aracın şoförü olan genç adam olay yerinde can veriyor ve olaylar bundan sonra gelişip iyice sarpa sarıyor. Film boyunca Virginia ve Adrian’ın dava hakkındaki konuşmaları, iç içe ve art arda gizlenmiş olayları da yavaşça ortaya çıkarıyor.

Contratiempo
Solda Virginia Goodman (Ana Wagener) ve sağda Adrian Doria (Mario Casas)

Tam olarak burada filmin daha önce de söylediğim en akılda kalıcı yönü devreye giriyor: hikâye işlenişi. Virginia, Adrian’ın başından geçenleri dinlerken bazen ona inanmadığından, bazen de mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi kurabilmek ve Adrian’ı aklayacak bir yol bulabilmek amacıyla detayları da öğrenip asıl hakikatin peşinden koşarken, izleyicilerin de aklını karıştırmayı başarıyor. Çünkü filmin asıl amacı bizleri şaşırtmaktan ve sonunda “oha be vay anasını” dedirtmekten çok olayların aslında bambaşka şekillerde gerçekleşebileceğini gösterip farklı perspektifleri ortaya sunarak kafamızı allak bullak etmek. Bunu yaparken de bütün anlatılanlara ve karakterlere şüpheyle yaklaşıp net bir sonuca bir türlü varamamak filmin en iyi yaptığı şeylerden biri haline geliyor olay örgüsü boyunca. Evet, bu tarz yapımların alametifarikası olarak twist’li yani “sonu şaşırtmacalı” güzel bir finale sahip ancak o finaldense finale giden yol boyunca deneyimlediklerim bana asıl zevk veren unsur oldu. Genelde insanlar hikâyelerde olacak şeyleri tahmin edip bildiği zaman hoşlarına gidiyor ancak benim için bu durum tam tersi bir etki bırakıyor, sonunu anladığım şeyler bende adeta spoiler etkisi yaratıyor. “Contratiempo” ise olayları öyle bir sunuyor ve ilmek ilmek işliyor ki doğru düzgün hiçbir çıkarım üretemiyorsunuz ve sizi sonucuyla etkilemeyi rahatça başarıyor. 5 dakika önce çok sevdiğiniz bir karakter, olaylara farklı bir yönden bakıldığında nefret edilecek ve haksız durumda olan biri olarak görülebiliyor veya soğuk ve itici bulduğunuz başka biri, anlatıcının bakış açısına göre bir anda sempatik ve masum biri haline gelebiliyor. İşte ihtimallerin yarattığı bu durumları ve olasılıkları izlemek benim çok hoşuma gitti.

Filme akıcılık, oyunculuk, müzikler gibi başlıklar açısından bakacak olursam genel olarak ortalamanın üstünde bir kaliteye sahip olduğunu söyleyebilirim. 2 saate yakın sürede gereksiz en ufacık bir diyalog veya sahne yoktu, izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile ki bu bence çok önemli çünkü bazı filmleri sevsem bile arada kendimi kaç dakika kaldıklarını kontrol ederken bulabiliyorum. “Contratiempo” ise su gibi aktı resmen, temposu yerli yerindeydi. Müzik kullanımı da yine aynı şekilde çok yerindeydi, özellikle her şeyin ortaya çıkmaya başladığı anlarda ve son sahnede bizi hem filmin büyüsüne almayı hem de gerim gerim germeyi başardı. Oyunculuklara gelecek olursak da Virginia Goodman ve Laura Vidal karakterlerine hayat veren Ana Wagener ve Barbara Lennie döktürmüş diyebilirim. Özellikle Ana Wagener birkaç sahnede kendine hayran bıraktırdı (hangi sahneler olduğunu bir sonraki spoiler’lı paragrafımda belirteceğim). Ablacım sen ne yaptın ya, yeri geldi korktum senden yeri geldi sevdim seni, kimi zaman da acıdım üzüldüm. Bütün bu duyguları bana 2 saat içinde yaşattın, helal olsun sana harbiden.

Contratiempo
Adrian ve Felix olaylara çözüm getirmeye çalışırken

Filmin olumlu bulup bahsetmeye değer gördüğüm son yanıysa zeki karakterleri oldu. Şimdi bu paragrafta yazacaklarım ağır SPOILER içerir, o yüzden hikâyeyle ilgili üstlerde yazdıklarımdan daha fazlasını öğrenmek istemeyenler direkt bir sonraki paragrafa geçsinler. Heh geçtiniz mi, kaldık mı şimdi biz filmi izlemiş olanlar veya spoiler almak isteyen manyaklar baş başa… Başlıyorum o zaman. Virginia Goodman görünümlü Elvira Garrido karakterinin oğlunun cesedini bulmak adına yapmış olduğu planlar ve tiyatrocu oluşunun da getirdiği yetenekle sergilediği oyunculuk (yani aktrisin değil karakterin oyunculuğundan bahsediyorum burada) tek kelimeyle muazzamdı, dâhice kurgulanmış bir planı kusursuz bir şekilde uygulamaya koydu film boyunca. Ayrıca Adrian Doria da yine aynı şekilde çok zeki, daha doğrusu algı yönetimi ve yalan söyleme konusunda usta bir karakterdi. Bu iki kişiliğin birbirine üstün gelme ve birbirlerini kendilerine güvenme konusunda ikna etme çabalarını izlemek tatmin ediciydi. Hele Adrian’ın kadının oğlunu göle atarken, çocuğun aslında ölmemiş olduğunu görmesine rağmen arabanın bagajında göle bıraktığını söylediği sahne yok mu… Elvira’nın ya da daha doğrusu Ana Wagener’in annelik içgüdüsü ve yerine geçtiği Virginia Goodman rolü arasında yaşadığı o ruh değişimini, kendini belli etmemeye çalışırken hissettiği öfke ve acıyı ben de tam anlamıyla yaşadım. Duyguyu geçirme konusunda dört dörtlük bir iş başarmış bu sahnede. Üşenmesem filmi o an durdurup 1 dakikalık saygı duruşuna bile geçebilirdim yani.

Şimdi de gelelim filmin zayıf bulduğum yanlarına. Aslında yanları dedim ama gözüme batıp yazmaya değer bulduğum öyle çok değil sadece 1-2 tarafı var, onlardan biri de Adrian Doria karakterini canlandıran Mario Casas’ın vasat oyunculuğu. Zaten adamın tipi Selçuk İnan – Barış Arduç kırması bir şey olduğundan uzunca bir süre kendisine çok odaklanamadım. Bir de üzerine Wagener adeta yardırırken Mario Casas’ın bizim mankenden bozma çakma Türk jönleri havasındaki aktörlüğü iyice gözüme battı. Aslında direkt yetersizdi diyemem belki ama iyi yazılmış bir Adrian karakterine çok sıradan bir şekilde hayat vermiş ve karşısında çok parlayan bir performans varken onunki sönük kalmış.

Contratiempo
Laura ve Adrian kazayı örtbas etmekle uğraşırken

Filmin diğer negatif bulduğum kısmını ise filmi izlememiş olanlar eğer spoiler manyağı değilse yine öğrenemeyecek çünkü direk sonu hakkında bir şeyler söyleyeceğim. O yüzden sizi tekrar sonraki paragrafa alayım… Şöyle ki hikâye anlamında bir çıkarım yapmak cidden zor olsa da eğer çok dikkatliyseniz Elvira’nın aslında Virginia olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Çünkü kendisinin Virginia halinde bir makyajdı, peruktu falan var ama sonuçta görünüş olarak kesinlikle bambaşka iki insan değiller. Bu bir İspanyol filmi olduğundan ve konuşmaları hiç anlamadığınızdan gözünüz hep altyazılarda oluyor ve sahnelere İngilizce veya Türkçe dildekiler kadar rahat odaklanamıyorsunuz. Ama kendi adıma konuşmam gerekirse; dediğim gibi eğer bu filmde konuşulan dil İngilizce veya Türkçe olsaydı o benzerliği belki de yakalardım diye düşünüyorum.  Bu da direkt benim için olmasa da objektif bakıldığında aslında filmin sonunu çok daha önceden anlayabilmek anlamına geldiği için bir eksi diyebilirim.

İşte böyle, “Contratiempo” türünün üst sınıf örneklerinden biri mi tam emin değilim fakat bir bütün olarak bakıldığında oldukça doyurucu bir proje olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Daha önce The Alienist  incelememde söylemiş olduğum şeyi tekrar vurgulamam gerekirse; polisiye-suç-gizem-gerilim-cinayet düşkünü kim varsa bence bu yapımı kaçırmasın.

 

Yazı: Doğuş Karabulut