Çılgınlığın Sınırlarını Zorlayan 6 İlginç Öykü – “Relatos Salvajes” İnceleme

ÇILGINLIĞIN SINIRLARINI ZORLAYAN 6 İLGİNÇ ÖYKÜ – “RELATOS SALVAJES” İNCELEME

Malum pandemi sürecinde sanırım çoğumuz normalden de yoğun bir şekilde filmlere, dizilere, kitaplara ve oyunlara sardık. Durum bende de bu şekilde oldu ancak doğal olarak bir süre sonra çoğu kaynağı tükettiğim için farklı arayışlara girmeye başladım. Tam da o sırada bir arkadaşımın İspanyol ve Latin Amerika sinemasını övmesi ve önermesi sebebiyle biraz o taraflardaki ortalama üstü yapımlara göz atayım dedim ve gerçekten çok kaliteli işlerle karşılaştığımı söyleyebilirim. İşte bu filmlerden kendi adıma en dikkat çekici olanıyla karşınızdayım: Relatos Salvajes” (Wild Tales). Gelin bu filmin içeriğine ve detaylarına birlikte bakalım (Bu arada SPOILERlı bir inceleme olacaktır, şimdiden söyleyeyim).

“Relatos Salvajes” 2014 yılında Damián Szifron yönetmenliğinde ve İspanya/Arjantin ortaklığıyla çekilmiş, 6 kısa hikâyeden oluşan bir komedi-drama film kolajı. Bu öyküler, arka planında o toplumların ve insanların yaşam biçimlerinin bir yansıması olmakla birlikte öfke, şiddet, intikam, kaos gibi konuları ve bunların gündelik hayatlarda doğurduğu sonuçları da kara mizah anlayışıyla aktarmayı başarıyor (Hem de ne başarma…). Birçoğumuz; hayatımızın bir döneminde başımıza gelen olaylara ve hayal kırıklıklarımıza karşı içten içe bazı tepkiler vermek istemişizdir ama bir şekilde çekindiğimiz, korktuğumuz veya günümüz sosyal düzeninde normal karşılanmayacak olduğu için bu aşırı ve belki de aykırı düşüncelerden çabucak arınmışızdır. “Relatos Salvajes” ise bu arınma duygusundan yoksun olup, işleri çığrından çıkaran birtakım insanın psikolojilerini ve dürtülerini kimi zaman güldürerek kimi zaman da hafiften gererek bizlere anlatıyor.

Relatos Salvajes

İlk hikâyemiz adeta önsöz niteliğinde, kısa ve çarpıcı.  Öykümüz, bir uçakta başlıyor ve yolcular birbiriyle sohbet ederken hepsi tuhaf bir şekilde Gabriel Pasternak isimli biriyle hayatlarının bir döneminde tanışmış olduğunu fark ediyorlar. Sonrasında anlıyoruz ki bu Pasternak abimiz öyle bir manyak öyle bir ruh hastasıymış ki meğerse hayatı boyunca kendisine kötülük etmiş bütün insanları bir şekilde aynı uçuşta bir araya getirmeyi başarmış. Kendisi de uçaktaki kabin memurlarından biri olarak kokpiti basıp uçağı tüm içindekilerle birlikte yine intikam amacıyla anne ve babasının üzerine düşürüyor ve hikâye bitiyor. Olay örgüsü boyunca bu insanların Pasternak ile yollarının nasıl kesiştiğini dinlerken aslında Pasternak’a hak vermemek ve empati kurmamak elde değil. Yani ne kadar gerçek dışı da olsa düşünsenize bir… Size zararı dokunmuş, canınızı yakmış ve nefret ettiğiniz herkesi bir uçakta toplayıp hepsini patlatmak aslında ne kadar korkunç bir düşünce fakat hepsini duyduktan sonra “beter olun” diyorsunuz ve o uçağın düşüşünü zevkle izletiyor film (Yani izlerken bundan zevk almış olan tek kişi ben değilimdir umarım, yoksa hemen yarın bir kliniğe yatmaya gidiyorum). Bu hikâyenin ayrıca diğerlerinden en büyük farkı; intikamın anlık bir sinirle veya öfkeyle değil, incelikle tasarlanmış bir planla uzun bir sürecin sonunda alınmış olması. Bu da düşününce aslında Pasternak’ı tüm filmdeki en nefret dolu ve gözü kara karakter haline getiriyor.

İkinci hikâyemiz bana kalırsa diğerlerine kıyasla tüm filmdeki vasat ve sıkıcı olanlardan biri. Ana odağı yine intikam olan bu öyküde garson bir kızın çalıştığı restorana gelen bir adamın, aslında zamanında kızın babasının ölümüne sebep olan kişi olması ana olayı oluşturuyor. Yine adaletin sağlanma şeklini sorguluyoruz çünkü restorandaki aşçı kadın, olanları öğrendikten sonra adamın yemeğine fare zehri katmayı öneriyor. Kız ise hikâye boyunca vicdanı, mantığı ve adama olan hıncı arasında gidip geliyor ama yine de vicdanı ağır basıyor (Bu olayı Freudyen bakış açısıyla inceleyecek olursak aşçı kadını Id, garson kızı ise yer yer Ego, yer yer Superego tasviri olarak yorumlayabiliriz). Aşçı kadın, adaletin maalesef her zaman doğru şekilde vuku bulmadığını yüzümüze vurup kimi zaman iplerin bizim elimizde olması gerektiği konusunda hem kızı hem de seyirciyi ikna etmeye çalışıyor. Siz de aynı garson kız gibi iki arada bir derede kalıp duruyorsunuz. İnsana hayatı sorgulatma konusunda aslında başarılı olsa da diğer maceraların aksine neredeyse hiçbir mizah unsuru veya ilgi çekici bir karakter barındırmaması sebebiyle geri planda kalıyor (Gerçi mizah unsuru yok dedim ama bir yerde aşçı teyzenin ‘fare zehrinin son kullanma tarihi geçmiş, acaba geçtiği için etkisini mi kaybetmiştir yoksa daha mı çok zarar verir merak ettim’ repliği iyi güldürdü).

Relatos Salvajes

Üçüncü hikâyemiz herhalde anlık öfke ve dürtülerin kaderimizi nasıl baştan aşağı değiştirebileceğinin en net örneklerinden. Ayrıca mizahi açıdan da en çok güldüğüm olabilir. Bir otoyolda trafik kavgasına tutuşan ve birbirlerine laf atan şehirli ve köylü iki şoförün trajikomik bir şekilde hiç yoktan nasıl ölümle buluştuklarını izliyoruz bu kesitte. Yönetmen, bu karakterler üzerinden aslında toplumsal yozlaşma, sınıf çatışması, tahammülsüzlük ve inatçılık gibi konulara da ustalıkla değinmeyi başarıyor.

Dördüncü hikâye intikamdan çok yine daha önce bahsettiğim adalet ve toplum düzeni vurgusu yapıyor. Ricardo Darin Reisin başrolünde olduğu bu öyküde; bina yıkımı hakkında bilgi sahibi bir mühendis olan ana karakterimiz, kızı için doğum günü pastası almaya giderken arabası, yasal olmasına rağmen park ettiği yerden çekiliyor. Karakterimiz de aracını geri almak için yetkili kişilerle tekrar tekrar görüşüyor ancak park ettiği yer yasal olduğu için para ödemeyi ısrarla reddediyor ve sürekli bir çözüm bulmaya çalışıyor. Bu karakteri; günlük hayatta “ne uğraşacağım ya”, “boş ver salla gitsin”, “ne fark eder ki” diye düşünen umursamaz, haksız kurallara bile bağlı, hakkını aramaya üşenen ve sözde toplum düzeninde sistemin kölesi haline gelip sömürülen insanların antitezi olarak düşünebiliriz. Üstelik hikâye boyunca hak yiyenlere değil de hak arayana tepki gösterilmesi ve onun “kötü adam” imajı çizmesi, günümüz sosyal yaşamına da güzel bir ayna olmuş durumda. Olayların sonunda ise adamımız adaleti kendi imkânlarıyla sağlama gayesiyle çekilmiş araçların olduğu alanı patlatarak tepkisini ortay koyuyor. İşin trajikomik yanıysa abimiz bu olanlardan sonra o kötü adam simgeleşmesinden kurtularak hem ailesinin hem de halkın sevgisini kazanıyor. Hikayemiz, Damián Szifron’un adeta “adaletin olmadığı yerde kaos başlar” mesajıyla ve sistem eleştirisiyle sona eriyor.

Relatos Salvajes

Beşinci hikâyemiz, ikincisi ile birlikte zayıf olduğunu düşündüğüm tek hikâye ve yine ikincide olduğu gibi pek mizah unsuru barındırmıyor, akılda kalıcı değil ayrıca klişe bir konuya da sahip diyebilirim. Yine adalet üzerine işlenen bu olayda, varlıklı ve nüfuz sahibi bir ailenin çocuğunun arabayla hamile birini ezip hem kadını hem çocuğu öldürmesi üzerine ailenin çözüm arayışları işleniyor. Evin çalışanlarından birinin para karşılığı suçu üstlenmesi isteniyor fakat olaylar ilerledikçe ve işin içine avukatlar da girdikçe zengin baba, para ile her şeyi satın alıp herkese istediğini yaptırabildiğinin farkına varıyor ve bu yozlaşmış sistemin bir parçası olmaktan vazgeçiyor. Yönetmen bu sefer de “paranın olduğu yerde adalet biter” gerçeğini acı acı yüzümüze vuruyor (Ben de taktım ha şu cümle kalıbına…).

Altıncı ve son hikâyemiz ise bana kalırsa Pasternak ile birlikte filmin en keyifli, trajikomik ve etkileyici olay örgüsü olmuş. Çok sıradan başlayan bir düğünde gelinin, damadın kendisini aldattığını öğrendikten sonra adeta bir canavara, bir psikopata dönüşmesine tanık oluyoruz. Gerçeği öğrenmeden önce masum ve saf bir görüntü çizen gelinimiz. Acı gerçeği öğrendikten sonra öfke, intikam ve hayal kırıklığının etkisiyle düğünün yapıldığı otelin bir personeliyle çatıda birlikte oluyor ve damat tarafından basılıyor. Sonrasında salonun ortasında birbirine dünyanın hakaretini eden çiftimiz, en sonunda her şeye rağmen barışmakla kalmayıp bir de herkesin gözü önünde sevişmeye başlıyor ve insanların tuhaf bakışları arasında film bitiyor. Sanırım burada da toplum ön yargılarına ve başkalarının düşüncelerinin önemsizliğine karşı bir meydan okuma var desem yanılmış olmam. Ha bir de söylemeden geçemeyeceğim, Ricardo Darin’e rağmen gelin karakterini canlandıran Erica Rivas filmin yıldızı olmuş ve muazzam bir oyunculuk göstermiş. Gelinin yaşadığı o ruh değişimlerini ve gözü dönmüşlüğünü resmen oynamamış yaşamış diyebilirim.

Relatos Salvajes

İşte böyle, “Relatos Salvajes” bu birbirinden ilginç ve merak uyandırıcı öykülerle izleyenleri güldürürken düşündürmeyi çok iyi başarıyor (Öfff bu yazımda kullandığım klişe kalıplardan kusacağım artık). Yalnız filmin bana kalırsa en dikkat çekici yanı resmen bir Türkiye simülasyonu olması. Birilerinin ölümüne sebep olmasına rağmen cezasız kalan insanlar, trafikteki agresif ve öfkeli şoförler, hak arayanları susturanlar ve sisteme boyun eğenler, parayla her şeyi satın alan ve adaletin önüne geçen nüfuzlular, sıkıcı düğünler… Yani şu hikâyelerdeki olaylar Türkiye’de gerçekten yaşanmış olsa ve haberlerde görsem herhalde hiçbirine zerre şaşırmam, öyle de bir ülkede yaşıyoruz yani. Aslında buradan çok başka yerlere daha giderdim de neyse ana odağımızdan sapmayalım. İşin özü, bu filmi herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Son zamanlarda izlemiş olduğum en içi dolu ve kaliteli yapımlardan biriydi kesinlikle. Yönetmenin ve oyuncuların ellerine sağlık diyorum.

Relatos Salvajes

Yazı: Doğuş Karabulut