40. İstanbul Film Festivali’nin ikinci haftası da geride kaldı!

40. İstanbul Film Festivali’nin ikinci haftası da geride kaldı! Huzurlarınızda “The Flood Won’t Come”, “I Never Cry”, “Love Affair(s)” ve “Sundays” filmlerinin eleştirileri. İyi okumalar!

“THE FLOOD WON’T COME” (2020) / MARAT SARGSYAN

“Onlar da biliyordu ama yine de bombayı attılar. Yine de bombayı attılar …”

Tufan Olmayacak – Esirlerin yemek şöleni

Savaş sahneleri olan bir film olmasa da savaşı konu alan bir film “The Flood Won’t Come”.  Daha ilk sahnedeki bu sözler (yukarıda) izleyiciyi filmin ağırlığı hakkında uyarır gibi aslında.

Filmi izledikten sonra kafamda hala oturmamış şeyler vardı. Ya verilmek istenilen mesajları ben yakalayamadım ya da bu mesajlar bilerek bulanıklaştırılmış.

Deneyimiyle ve rütbesiyle saygı gören Albay karakterini bıkmış ve yorgun bir halde askerlerini idare etmeye çalışıyorken görüyoruz. Bir şeyleri olabildiğince az zarar verecek şekilde organize etmeye çalışıyor ama çok bunalmış ve pasifleşmeye başlamış belli ki. Geçmişinde karıştığı savaşları bilemiyoruz ama karşımızda en azından artık onurlu bir asker olmaya çalışan Albay var. Öyle ki esirlerinin başına gelecekleri biliyor ve bunun önüne geçmeye çalışıyor ya da askerlerinin ölü bedenlerine sahip çıkmaya çalışıyor. Ama savaş ya bu tek başına yeterli olamıyor.

Albayın uğraşları bir yanda dururken farklı farklı sahnelerde görüyoruz savaşın yansımalarını. Bu parçaları birleştirmeye çalıştım film boyunca ama sadece kesit olarak sunulmuş olduklarını fark ettim bitirdiğimde.

Savaşı ele aldığından dolayı iç karartıcı bir film olmasını zaten bekleriz ama filmin akmaması ayrı bir kasvet yarattı üstümde.

Bana ilginç gelen şeylerden biri cep telefonu kullanımı oldu. Standart bir izleyici olarak savaş filmlerinde cep telefonunun özgürce kullanıldığını görmediğimi söyleyebilirim. Ancak bu filmde görmek savaşın günümüze ait bir gerçek olduğunu / olabileceğini hatırlattı.

Albay ve askerlerin gündelik hayatından kesitlerin olduğu sahneler kasvetiyle gerçekten boğdu.

Filme dair beğendiğim tek detay esirlerin sahneleriydi diyebilirim.

Bu sahnelerin yaşattığı yanılsamalar derin düşüncelere dalmama sebep oldu. Filme afişini veren sahne de yine beğendiğim esir yemeği sahnesinden alınmış. Aslında 1 saniyelik bir görüntü ama belki de filmin en çarpıcı saniyesiydi benim için. Bu sahnede Leonardo da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” tablosuna gönderme yapılmış olmasından olabilir!

Toparlayacak olursam akmayan ve iç karartan aynı zamanda birçok şeyi yarım bırakan bir film olmuş.

Filme puanım: 4 / 10

 

“I NEVER CRY” (2020) / PIOTR DOMALEWSKI

Başrol oyuncusu Ola/Zofia Stafiej

Polonyalı yazar/yönetmen Piotr Domalewski’nin 2020 yılı Polonya-İrlanda ortak yapımı “Jak Najdalej Stad/Asla Ağlamam” 17 yaşındaki genç bir kızın babasıyla tanışma hikayesini anlatıyor. Bu tanışma ailesine bakabilmek için uzakta, başka bir ülkede yaşayan ve çalışan babanın ölümünden sonra gerçekleşebiliyor. Film, ana karakter, Ola’nın (Zofia Stafiej) ehliyet sınavıyla açılıyor. Hiç tanımadığı babasının kendisi için biriktirdiği parayla alacağı arayı kullanabilmek için girdiği ehliyet sınavından kalan Ola engelli bir erkek kardeş ve çelimsiz bir anneyle birlikte yaşıyor. Babasından gelecek parayı beklerken ansızın onun ölüm haberiyle burun buruna gelir ve tanımadığı bu adamın cenaze işlemlerini tamamlamak için İrlanda’ya gitmesi gerekir. İrlanda’ya varışıyla birlikte önce babasının uzaktaki hiç bilmediği yaşadığı ve çalıştığı yeri, arkadaşlarını ve babasının ikinci adı olan Sebastian’ı, fiziksel görünüşünü öğrenecek, ardından babasının kurduğu yeni hayatın izlerini takip edecektir. Sadece gönderdiği para miktarı ve tarihiyle hatırlanan “baba”nın cenazesinin Polonya’ya taşınması için gereken miktarı bulabilmek için önce babasının çalıştığı yerden bir tazminat alabilmek için gittiği iş yerine gider. Burada babasının başka birisinin vardiyasını izinsiz ve yasal olmayan bir şekilde doldurduğu ve bu nedenle de herhangi bir tazminat alamayacağını öğrenir, ancak aldığı cevaptan tatmin olmayınca gizli bir şekilde iş yerine tekrar girer. Bu girişi ise ona babasına ilişkin dosyada babasının geçirdiği iş kazasının fotoğraflarlar ve birlikte yaşadığı insanlarla tanışmasına vesile olacaktır. Daha sonra bu insanlardan babasının kısa süre önce başka bir yerde bir kadınla yaşamaya başladığını öğrenecektir. Aklında babasının kendisine alacağı araba için biriktirdiği parayı bu yeni evde bulabileceği fikriyle babasının yeni hayatına adım atacaktır. Kendisine ayrılmış parayı bulsa da hiç tanımadığı babanın bir çocuğu olacağını da öğrenecektir.

Yeterli miktarda spoiler verdiğime göre son büyük spoiler ile bitirelim filmimizi. Ola babasının külleri ile evine döner, annesinin babası için düzenlettiği cenaze törenine katılır. En son babasının külleri defnedilmek için kiliseden çıktığında kilisenin önünde bekleyen aracın direksiyonuna koşar. Babasının göndereceği parayla alacağı arabanın hayalini kuran kız babasının küllerinin olduğu cenaze aracının direksiyonunda filmin başından beri tuttuğu göz yaşlarını bırakır.

Zofia Stafiej’in oyunculuğunun göz doldurduğu bu tanışma hikayesi Festival’in en iyi filmlerinden olabilir.

Filme puanım: 8,5 / 10

 

LOVE AFFAIR(S) (2020) / EMMANUEL MOURET

“Love Affair(s)” resmi afişi

Eveeet, bu hafta da 40. İstanbul Film Festivali filmlerini çekiştirmeye devam ediyoruz gördüğünüz gibi sevgili okurlar. Benim payıma düşen ise 2020 Cannes Film Festivali’nde Resmi Seçki kısmında gösterilen “Love Affair(s)” filmi oldu. “Love Affair(s)” ya da orijinal ismi ile “Les choses qu’on dit, les choses qu’on fait”, yazar ve yönetmen koltuğunda Emmanuel Mouret’i, baş rollerinde ise Maxime karakterinde Niels Schneider’i, Daphné karakterinde ise Camélia Jordana’yı izlediğimiz bir ilişki filmi denilebilir.

A-ah! Demek ilişki filmi! Deme ye adı da ‘Love Affair(s)’ti nasıl oldu bu iş vay canına” gibi sarkastik cümleler kurup canımı sıkmayınız, şimdi açıklıyorum hazır olun: Efendim bizim genç bey Maxime, kuzeni François’nın (Vincent Macaigne) daveti üzerine kalkar kendini kıra bayıra, yani kuzeninin evine vurur. Ancak kendisi evde olmadığı için Maxime’i, François’nın eşi Daphé karşılar. Kısa bir süreliğine baş başa kalmak zorunda olan bu ikili, Daphné’nin sıcak kanlı ve konuk sever tavrıyla birlikte şehir turuna çıkarlar ve işler eski aşk maceralarının anlatılması ile devam eder.

Filmin konusu tamamıyla ikili ilişkiler, duygular ve ilişkilere kişisel bakış açıları üzerine oturtulmuş anlayacağınız. İşte o sebeple basitçe “aşk filmi” diyerek geçmemiz mümkün değil; bu tipik bir “ilişkiler filmi”. Maxime’in geçmişine gittiğimizde platonik aşkı Sandra (Jenna Thiam) ve en yakın arkadaşı Gaspard’ın (Guillaume Gouix) yakınlaşması ile geçmişin yaraları ortaya dökülüyor. Bu perspektifte yönetmenimiz bize öncelikle aşka olan bakış açılarının ne kadar farklı şekillenebileceğini gösteriyor. Ancak bunu göstermekle kalmayıp bir de insan zihninin uçsuz bucaksız hayal kurma yetisinin kapılarını açıyor bize. Film ilerledikçe aslında Maxime’in Sandra’ya değil, kafasında yarattığı Sandra imajına vurgun oluşuna tanıklık ediyoruz. Hatta sonrasında yaşadıkları cinsel birlikteliğin hayallerini nasıl da karşılamayarak kendisini hayal kırıklığına sürüklediğinden yakınıyor Maxime. Burada ise aldatma hususunun ahlaki yönünü insani bir bakış açısından sorguluyor yönetmenimiz. Sandra’nın iki büyükannesi üzerinden verdiği aşk anlayışı örneklemeleri de yönetmenin duyguların şahsiliği vurgusunu çok hoş şekilde somutlaştırmış denilebilir.

Soldan sağa Maxime, Sandra ve Gaspard

Daphné cephesine gelecek olursak işler orada çok daha karışık. Daphné’nin geçmişinde sonuçlanmamış bir platonik aşkın yerini doldurmak için kullanılan bir insan, bu insanın evli oluşu ve sonrasında da Daphné’nin eşi yani François oluşu gibi türlü karmaşıklıklar ile karşılaşıyoruz. Yahu neler oluyor burada derken bir de bakıyoruz ki François’in eşi de onu aldatıyormuş… Ancak meğerse o Françios’yı aldatmıyormuş; François’nın onu aldattığını öğrendiği için “miş gibi” yapıyormuş. Hatta François da sonra Daphné’yi eski eşiyle aldattı. Müge Anlı yufkacıya kaçan eltiler bakın işinize gardaşım! Şaka bir tarafa yine duyguların değişkenliği kavramını karşımıza çıkarmış yönetmen. Ahlaki yükümlülüklerden sıyrıldığında duygu=duygu, insan=insan çıkarımı yapıyor adeta. Ancak Emmanuel Bey, en nihayetinde bizim de hayvan olmamak sonucu taşıdığımız güven, sevgi, sadakat gibi birtakım kavramlar var. Bunları da bu kadar kolay çiğneyip geçmek de diğer tarafın çok kıymetli “duygularını” çiğneyip geçmek değil midir? Sadece soruyorum… Soruyorum ama bir işe yaramıyor zira bir bakmışız Maxime ile Daphné âşık oluvermiş. Yine diyor ki yönetmenimiz: Duygu değişimleri insana mahsustur.

Filmin genel akışını değerlendirecek olursam, duyguların konu alındığı bir filmde performanslara duygulardan bu kadar uzak satırlar yedirmek çok yanlış bir hamleydi bana kalırsa. Ne hayal kırıklıklarını hissedebildim ne de aşklarını. Filme kötü demiyorum ama yanlış anlaşılmasın. Yalnızca diyaloglardaki fazla “bam bam bam” açıklığı duygu geçişindeki köprüyü çok kısaltmış, hissiyatı izleyicinin özümsemesini zorlaştırmıştı. Bu kadar açık diyaloglar, abartılı replikler ve mimikler bana Wes Anderson filmlerini anımsattı. Ancak işin kötü tarafı, Wes Anderson’un kendi imzasını taşıyan filmlerinin hepsinde absürt karakterler ile fazlaca duygu aktarımı yapabilme ustası olması. Emmanuel Bey yanlış tarz için yanlış öykünme… Bunun dışında filmin geçtiği mekanlar ve filme hâkim olan sepya modu genel olarak tatlı bir akşamüstü geçirmeme sebep oldu. Kısacası “Love Affair(s)” size belki de bir sinema başyapıtı sunamasa da keyifli ve ilginç anlar yaşamanızı, ilişkiler ve hisler üzerine kafa yormanızı sağlayabilir. Kendinize çok iyi bakın huysuz dostlar, haftaya görüşürüz!

Filme Puanım: 6 / 10

“SUNDAYS” (2020) / ALETHA C. AVRAMIS

Alethea C. Avramis ve babası Peder Tom Avramis

2020 Fransa-Yunanistan ortak yapımı “Sundays” yönetmen Alethea C. Avramis’in kendi babasının hikayesini bir tür belgesel niteliğinde izleyiciyle buluşturuyor. Babası ABD’deki Rum Ortodoks Kilisesi’nde 30 sene papazlık görevi yaptıktan sonra bu görevi bırakma, eşinden boşanma ve yeni bir yere taşınma kararı alır. Bu bir anlık bir karar değildir, uzun süren bir sorgulamanın sonunda varılan bir çıkarımdır. Tom’un içsel sorgulamaları her ne kadar Tanrı inancıyla alakalı olmasa da hayatını nasıl yaşamak istediğine ilişkin kaygı, bunaltı, depresyon, hüzün ve en önemlisi bir kimlik/benlik arayışına dairdir. Bu arayışını da çeşitli kamera kayıtlarıyla bir günlük haline getirir. Yönetmen Avramis bu kamera kayıtlarını, kendi belleğini, başta babası Peder Tom olmak üzere annesi ve onları tanıyan insanlarla yaptığı röportajlarla harmanlayarak biyografik bir belgesel çekiyor.

Peder Tom her ne kadar Tanrı inancını ve insanlara yardım eli uzatma isteğini sürekli olarak yüreğinde taşısa da papaz olma isteği, eşiyle olan ilişkisi ve papaz kimliği üzerine inşa edilen hiçbir şey onun yaşamından beklentisiyle uyuşmaz, mutlu olma istencini karşılamaz. Uzun yıllarını da alsa kendisini bulmak, bulduğu ve kendisinin olduğunu hissettiği bu benliğin içini doldurabilmek için hayatında oldukça köklü değişiklikler yapar. Bu değişikliğe giden adımları, bu adımları gerekçelerini, düşünce ve duygularını kızına anlatırken bir yandan da seyirciyle konuşur.

Filme puanım: 7 / 10

Yazı:  Zeynep Tanyeri