Yepyeni Bir Ruh! Beachy Head’in İlk Teklisi Çıktı!

Slowdive ve The Flamıng Lips üyelerinden oluşan yeni grup Beachy Head, “Destroy Us” isimli ilk teklisini geçtiğimiz günlerde dijital platformlar aracılığıyla yayımladı.

Rachell Goswell & Matt Duckworth
Rachell Goswell & Matt Duckworth

Slowdive’dan Rachel Goswell ve Christian Savill, The Flaming Lips’ten Matt Duckworth’ün güçlerini birleştirdiği bu yeni projenin kendi adlarını taşıyan ilk albümün ise 30 Nisan’da piyasaya sürüleceği açıklandı.

Albümün ilk teklisi “Destroy Us”, oldukça uhrevi ezgilerle başlayıp devam eden lo-fi bir parça. İki grubun da soundlarından alınmış birtakım özelliklerin bu parça içerisinde bir füzyona uğrayıp yeni bir meyve oluşturduğunu söylersek yanılmış olmayız sanırım. 4 dakika 17 saniyelik bu hoş parça bizleri albümde nelerin beklediğini haber veriyor adeta.

Bandcamp’teki notlara göre, albümün yaratılışı kademeli bir süreçti. Savill, 2019 senesinde albümdeki şarkıları kafasında bir hedef veya amaç olmaksızın yazmaya başladığını aktarıyor bizlere. Şarkıların “daha kişisel ve dürüst” olmaları bakımından daha farklı olduğunu düşündükten sonra diğerlerine ulaştığını belirtiyor. Koronavirüs sebebiyle sekteye uğrasa da farklı yerlerde farklı zamanlarda parçaların birleştirilmesi suretiyle albümün tamamlandığını da ekliyor bu notlarda.

SLOWDIVE, SHOEGAZE VE FAZLASI

Diğerleri Nisan ayının 30’unu bekleyedursun. Biz de şöyle Slowdive ve The Flaming Lips’e dair kısa bir tur atalım. Bu iki grubu farklı kılan etkenler neler? Tanımayanlar için hangi albüm veya parçalar ile başlayabiliriz? Gelin hep beraber bir göz atalım.

Slowdive, 90lar
Slowdive, 90lar

90’lı yılların ne kadar çok tarza ev sahipliği yaptığını, çeşitliliğin müzik dünyasını ve çehresini ne kadar değiştirdiğini daha önce birçok yazımda belirtmiştim. Slowdive da bu dönemde müziğin çeşitliliğine katkıda bulunan topluluklardan bir tanesi. 1989’da Birleşik Krallık’ta kurulan grup, 80li yılların sonları ve 90lı yılların başlarında hülyalı efektler ile popu harmanlayan shoegaze akımının daha da popülarite kazanmasına ön ayak olan birkaç topluluktan biri. 90ların en önemli albümlerinden biri de 1993 tarihinde yayımladıkları “Souvlaki”* adlı albüm.

“Souvlaki” albüm kapağı
“Souvlaki” albüm kapağı

Bu albüm hakkında, “Çok uzak mekanların, çok başka durumların ve kişilerin müziği” dersek fazla mı ahmak davranmış oluruz? Bence olmayız. Puslu, sürekli kapalı ve yağmurlu İngiltere havasını bu kadar iyi yansıtan kaç tane albüm bulabiliriz ki? Belki de o zamana dek unutulmaya yüz tutmuş birçok sesin efekt pedalları ve benzeri aletler vasıtasıyla bir araya getirildiği bu harikulade albüm, sözleriyle de insanın her daim içini acıtma garantisi verir. Bazı albümler, baştan sonra bir ahenk içerisinde olmayı başarır. Bazıları sadece sözleriyle, bazıları ise müziğiyle başarırken küçük bir grup da her ikisini yapmayı başararak karşımıza bir başyapıt çıkarıverir. İşte “Souvlaki”, Slowdive için bu demek. Kaydedildiği dönemi aşmayı başarmış zamansız bir güzellik burada bahsi geçen uzunçalar. Kafamda bu albümü dinlerken oluşan imgeleri ve hikayeleri anlatmaya yahut çizmeye kalksam sabaha kadar uğraşıp dururum sanırım. Semavi, rahatlatıcı ve şairane kısımların birbiriyle olan şahane uyumu ve tutuştukları bu görülmeye değer dansı deneyimlemek ise sizlerin elinde. Bugün 40 dakikanızı bu albüme ayırarak kendinizi bambaşka yerlerde görebilirsiniz. İşte tam da böyle bir albüm “Souvlaki”.

Favori parçalarım: Alison, Souvlaki Space Station, Some Velvet Morning

*Souvlaki, bir Yunan yemeğidir. Şiş kebaba benzer.

THE FLAMING LIPS VE YILLARIN GÖTÜREMEDİĞİ HİSLER

The Flaming Lips denince benim aklıma birçok an geliyor aslında. İlk dinlediğim ve büyülendiğimi anladığım o ilk an gibi. 1983’te kurulan bu neo-saykodelik delilerin birçok hoş albümü var elbette. Parmakla saymakla bitmeyecek kadar fazla güzel şarkısı da mevcut keza.

The Flaming Lips, 90lar
The Flaming Lips, 90lar

90lı yılların biraz evvel de bahsettiğim üzere bizlere bahşettiği çeşit çeşit muhteşem iş var. Bir tanesini yukarıda elimden geldiğince sizlere anlatarak sevdirmeye çalıştım. Bir diğeri ise neo-saykodelik hülyalara daldıran bir güzellik… 1999 senesinde karşımıza çıkan o güzelliğin ismi: “The Soft Bulletin”. Gelin bu albümü hep beraber inceleyelim o halde.

“The Soft Bulletin” albüm kapağı
“The Soft Bulletin” albüm kapağı

Saykodelik bir enstrümantasyon, iyimser bir sound ve bulutların üzerinde neşeyle zıplatan ezgiler… Genel anlamda oldukça iyimser havada ilerleyen bir vokal seçimine denk gelsek de duyguların vokal vasıtasıyla rahatlıkla bizlere ulaştırıldığını söylemem gerekiyor. Lirik anlamda, beklemediğimiz anlarda karşımıza çıkan ölüm ve benzeri trajedilerin üstesinden nasıl gelebileceğimizi ve kederi nasıl alt edebileceğimizi öğreniyoruz. Aşk vasıtasıyla mı? Neden olmasın? İnsanoğlu dış dünyayı ne kadar fani veya önemsiz görürse görsün içimizde olup bitenler her zaman hudutsuz olacak ve sonsuz rüya ve hayallerden oluşacak aslında. Sanırım karşımıza ne çıkarsa çıksın bir noktada devam edilmesi gerektiğini hatırlatıyor bu albüm. Dünya üzerinde yaşamaya, görmeye, tatmaya ve tecrübe etmeye değer birçok şeyin olduğunu da keza. Parçaların birçoğunda bedbaht şeylerden bahsedilmesine karşın, ne kadar kötü hissetsek de tünelin ucunda görünen o ışığı görmemizi sağlıyor vokal ve enstrümantasyon. Sırf bu yönüyle bile seleflerine göre farklı bir yola baş koyduğunu söyleyebiliriz bu albümün. 58 dakikanızı bu albüme ayırarak benim tecrübe ettiklerimi veya benimkilerden çok daha başkalarını elde edebilirsiniz diye düşünüyorum.

“I accidentally touched my head, and noticed that I had been bleeding…”

Favori parçalarım: The Spark That Bled, Race for the Prize, Feeling Yourself Disintegrate

90LAR VE ÖTESİ

90lara damga vurmuş iki grubun birbirinden güzel albümlerini sizler için açıp inceledik. Bu iki grubun belli başlı üyelerinin bir araya gelmesi ise sanırım bizim gibi hayal kurmayı ve bulutların üzerinde gezintiye çıkmayı seven müzikseverler harika bir olay. Bakalım teklide aldığımız düşsel tınılar albümün tamamına sirayet etmiş mi? Yukarıda anlattığım işlere yakın bir şey beklemiyorum elbette. Zira, bu tarz kendine has ve muhteşem işler genelde tek defaya mahsus olur. Zaman zaman bu tezimi çürüten manyaklar çıksa da genele vurduğumuzda durum böyle. Nisanın sonunu heyecanla bekliyoruz efendim. Veda ederken, 2017 tarihli hoş bir “Alison” performansını da şuraya iliştireyim:

Yazı: Ege Demir