Lezzetli Bir Kitap: İnsanlığın Mahrem Tarihi

LEZZETLİ BİR KİTAP: İNSANLIĞIN MAHREM TARİHİ

Bugün sizlere harika, dopdolu bir kitabı ve yazarını takdim edeceğim. Kitaptan çarpıcı bulduğum alıntılar, bunlara ilişkin yorumlar ve görüşlerle de süslemeye gayret edeceğim. Keyifli bir okuma olacağını umuyorum.

Theodore Zeldin, 1933 İngiltere doğumlu, Oxford’da öğrenim görmüş ve halihazırda Oxford St. Anthony’s College’da öğretim üyeliği yapmaktadır. Kendisini her ne kadar bir kalıba sığdırmak zor olsa da bir şeyler söylemek gerekirse; kültürel tarihçi, filozof ve tam anlamıyla bir entelektüel diyebiliriz. Wolfson Tarih Ödülü’nü almış, Avrupa Akademisi üyeliğine seçilmiş ve Magazine Littéraire başta olmak üzere pek çok kişi ve kurumca günümüzün en önemli 100 düşünürü arasında gösterilmiştir. Biz tabii genelde insanların öldükten sonra kıymetini takdir ettiğimiz için size tuhaf gelebilir. 🙂 Kıymeti bilinmiş diyebiliriz.

Zeldin pek çok eser kaleme almıştır ancak bugüne dek Türkçeye çevrilen yalnızca 2 kitabı vardır. (Bu yazıyla birlikte artar umarım.) Bunlardan biri “Hayatın Gizli Hazları”, diğeri ise bugün sizlere takdim edeceğim “İnsanlığın Mahrem Tarihi”dir. Her ikisi de Ayrıntı Yayınlarından çıkmıştır. Bir detay olarak şunu da söylemem gerekir ki Hayatın Gizli Hazları ismini duyunca aklınıza kamasutra falan gibi bir şey gelmesin. 🙂

İnsanlığın Mahrem Tarihi eseri için oldukça yoğun bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim kitap Ayrıntı Yayınları’ndan “Ağır Kitaplar” serisi kapsamında basılmıştır. Zeldin, eser ile birlikte geçmişten günümüze insanlığa, insanlığın mahremlerine ilişkin kimi konuları ele alma çabasındadır. Tabii ki gizli kamera falan kullanmadan yapmıştır bunu. Eserin bir derleme olduğunu söyleyebiliriz. Zeldin’e göre tarihsel akış içinde her kuşak, tıpkı önceki kuşaklar gibi dünyaya yalnızca kendi çağının, zamanının gözlükleriyle bakarak binlerce yıllık insanlık tecrübesini boşa harcamaktadır. Zeldin’in bu eserle amaçladığı ise işte bu kısır döngüyü kırmaktır. Çünkü her insan, insanlığın hafızasından yararlanmalıdır. İnsanlığın zaman içinde kendine ve hayata dair perspektifini görmek, bunlardan yararlanmak gerekmektedir. Zira insanlar tarih boyunca dostluğa, sekse, korkuya, mutluluğa, huzura, yalnızlığa vb. bir çok konuya çok farklı şekillerde yaklaşmışlardır. Bu anlamda farklı çağlardaki bu bakış açılarını görmek, dünyaya başka gözlüklerle bakmamızı sağlayacaktır. Pek tabii ki miyop, astigmat olmadan da farklı gözlükler takılabilir. Örneğin Zeldin’e göre son yüzyıllardaki teknolojik atılımlara rağmen insanoğlu, özel hayatta pek çok bakımdan hala emekleme aşamasındadır. Ancak Zeldin bundan korkulmaması gerektiğini, yeni perspektifler ve yöntemlerle birlikte bunların aşılabileceğini ileri sürmektedir. Zeldin, kötümserliği yıkma çabasındadır.

Eser, çeşitli başlıklar biçiminde toplam 25 başlıktan oluşmaktadır. Her bir başlıkta insanlığın mahremine dair ayrı bir konu tema edinilmiş ve gerçek kişilerin tecrübelerinden yararlanılarak düşünceler manzume edilmiştir. Saygı, yalnızlığa bağışıklık, insanların üst üste umutsuzluğa kapılması, yeni aşk biçimlerinin icadı, saygı görmenin arzulanır hale gelişi, arabuluculuk için uygun adaylar (sınavsız arabuluculuk mu acaba?!), merakın özgürlüğün anahtarı oluşu, kıraç topraklarda merhamet bitmesinin sırrı, dünyanın en kalabalık ulusu haline gelen seyyahlar (bkz. instagram gezginleri) gibi konular bunlardan bazılarıdır. Her bir bölüm sonunda ise bölümde ele alınan konulara ilişkin okuma önerileri ve kaynakça paylaşımı yapılmıştır. Bu ise daha da derinleşmek isteyenler için harikadır.

Eserde insan portreleriyle birlikte temalar ele alınmıştır. Kitapta yaşamlarından yararlanılan kişiler ise kadınlardır. Zeldin, kişilerini kadınlardan seçme sebebini ise kendisinin kadın olmaması dolayısıyla onları anlayabileceği yanılgısına düşmemek için, kadınlar yaşama daha yenilikçi gözlerle baktığı için şeklinde belirtmiştir. Özellikle de Zeldin’in Fransa’da bulunduğu dönemde karşılaştığı kadınlardır. Fransa’nın kültürel atmosfer anlamında beynelmilel bir tavrı olmasını da bu seçiminde vurgulamaktadır.

Eser fazlasıyla yoğun ve kapsamlı olduğu için burada sizlere 2 bölüm üzerinden aktarımlar yapmaya çalışacağım ancak bu yazıda birini ele alacağım. Bunlardan birincisi “Yeni Aşk Biçimlerinin İcadı” başlıklı 5 numaralı bölüm. Zeldin bölüme 1990’da Fransa’da gerçekleşen ve aktörünün çocuklar olduğu gösterilerle başlamaktadır. Hemşire ve öğretmenlerin yaptıkları gösterilerden daha etkili olan bir protestoydu bu. Mandarine Martinon ise bu çocukların lideriydi, 16 yaşındaydı. Çocukların bakanlığa davet edilmesinde ise küçümseyici hava sezmişti. Olan bitenlerle ilgili ise şöyle serzenişte bulunuyordu: “Dünya hakkında çok fazla şey biliyoruz. İdeolojilerimizi yitirdik; hiçbirinin gerçek hayatta uygulamaya konamayacağının farkındayız.” Mandarine, okulun bir sınav fabrikası değil fakat yaşanacak bir yer olmasını istiyordu. Bizde 23 Nisan’da bir günlüğüne koltuklara oturtulan çocuklardan oldukça farklılar.

Mandarine aşka içtenlikle inanan birisi ancak ona rastlayamadığını söylüyor. “Aşkı Amerikan filmlerinde görüyoruz ama evde aşk falan yok. Aşk ancak filmlerde yaşayabileceğimiz bir şey.” Bu düşüncenin herhangi birimize yabancı geldiğini söyleyebilecek birisi sanıyorum yoktur. Zira herkes beyaz atlı prensini, prensesini bekliyor. Sonu gelmeyen bir bekleyiş… Devam ediyor Mandarine: “Aşkın sıradanlaştırılmasını, bayağılaştırılmasını istemiyoruz. Aşk kişisel bir şey olmalı. Özel hayata ilişkin ayrıntıların ortaya dökülmesinden hoşlanmıyorum. Özel hayatımız hakkında konuşmaya zorlanırsak yaşadıklarımıza görev duygusu karışır ve ilginç olmaktan çıkar.” Günümüzün sosyal medyada şekillenen ilişkilerinde, magazin gündeminde an be an değişen ilişkilerinde sıradanlaştırma ve bayağılaştırmanın bizatihi kendisinin sıradanlaştığını ise acı bir gülümsemeyle izleyebiliriz. Buradan hareketle aşk ve mahremiyet birlikteliğinin, ilişkisinin sona erdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Şok ayrılık !!

Bizler çağımızda aşkın eski konumunda olmadığını görmekteyiz. Basralı meşhur şairlerden birisi, El Abbas bin El Ahnef aşkı öyle bir konumda görmekteydi ki: “Aşkın ihtirasını hissetmeyen kişinin içinde iyilik yoktur” iddiasında bulunuyordu. Tarih boyunca aşkı çeşitli temellere oturtan görüşler olduğunu görmekteyiz. Bunlar cinsel arzular, duygular, fanteziler, içgüdüler gibi temellerdir.

Bir başka taraftan ise aşkı bir “oyun” temeline oturtanları görebiliriz. “Oyun oynamak, kişinin görev ve gerekliliklerden kendini geçici olarak azat etmesi demektir; sonucu belirsiz olduğu için gönüllü olarak riske girmeyi ve heyecanlanmayı içerir; ‘rol yapmak’ alternatif olasılıklardan aldığımız bilinçli zevke ve hiçbir zaferin nihai olmadığı bilgisine dayanır. İngilizcedeki win (kazanmak) kelimesinin arzulamak anlamına gelen Hint-Avrupa kaynaklı wen kökünden, lose (kaybetmek) kelimesinin ise serbest bırakmak anlamındaki los kökünden türemiş olması tesadüf müdür?” Yani aşk için bir bakıma, kazanma-kaybetme oyunu diyemez miyiz?

“İspanyolcada kazanmak kelimesinin karşılığı olan ganar, Got dilinde gıpta etmek, göz dikmek anlamına gelen ganan’dan türemiştir, perder (kaybetmek) kelimesinin kökeni ise Latincedeki perdere kelimesidir ki özgün anlamı tamamen elden çıkarmaktır.” Kaybetmek için oynayan büyük aşık, savaşta ve işte bütün meselenin kazanmak olmasına rağmen, aşkta önemli olanın oyunun kendisi olduğunu söyleyebilecektir.

Hemen her türlü aşk biçiminde ise aşkın uzandığı kişinin daima bir yabancı olduğu, benzersiz olan olduğu söylenir. Traji-komik yanı ise başka insanlara benzemeyen insanın aranıp sonunda ürkütücü olan karşımızdakinin “bildik” birine dönüşmesidir. Yeni tecrübelere, bilinmeyene, yabancılara duyulan açlık bugün her zamankinden fazladır. Bu yüzden de günümüzdeki aşk ilişkileri giriş-gelişme-sonuç olarak baksak dahi çok hızlı cereyan ediyor. Duymuşsunuzdur ilişkiden çıktığınızda bir arkadaşınızdan: next next next. Hemen bir sonrakine geç. Aşkın mahremiyetinin kaybolmasının ardından, aşk’a tıpkı alelade bir deneyim anlamı verilmeye başlanmıştır.

“Tarihi büyük bölümünde aşk, bireyin ve toplumun sürekliliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirilmiş çünkü süreklilik genellikle özgürlükten daha değerli sayılmıştır. 1950’lerde bile Amerika’daki nişanlı çiftlerin hepi topu dörtte biri sırılsıklam aşık olduklarını beyan ediyorlardı. Fransa’da ise bir grand amour yaşamış olduğunu ileri süren kadınlar tüm kadın nüfusun üçte birinden azdı…Umutsuzluğa kapılan pek çok kimse, hayvanlara ve spora bağlılıklarının insanlara duyduklarından daha tutkulu olduğunu söylüyor.” Neresinden bakarsanız bakın bu tablo bir anlamda olumlu gibi görünse de esasen “korkunç”tur. Son olarak Zeldin’e katılarak şunu söyleyebiliriz sanıyorum: aşk sanatında ustalaşmak için insanların daha çok çabalaması gerekiyor. Belki de beyaz atlı prens/prensesimizi ayırt edebilmenin yollarını aramalıyız.

Yazı: Enes Özbay