Modern Hayyam

MODERN HAYYAM

 

“Çayda akan su gibi, çölde esen yel gibi
İşte bir günü daha kayboldu ömrümün.
Ben ben oldukça iki günün gamını bir çekmem.
Biri geçip giden gün, biri gelecek gün.”

Ömer Hayyam

 

Matematik sevdalısı çok değerli bir arkadaşımı ve 11. yüzyılda hayattan derin bir tat alıp daha da fazlasını eserleriyle bize bırakan filozof Ömer Hayyam’ı sahneye davet ediyorum. Zor zamanlardan geçiyoruz. Şimdi biz sahneye çıktığımız için de sizlerin bizi izlediğini düşünmek çok büyük bir varsayım olur. Biz kendi kendimize konuşur dururken, insanın aklı dünde, yarında, söylemediği bir sözde, henüz gitmediği bir şehrin yollarında olabilir. İşte bu arka planda sürekli yazılan senaryolar bilgisayarlarımızın/telefonlarımızın enerjisini fark etmeden hızla tüketen programlar gibidir. Hepimiz böyle zamanlarda, yaşadığımız anın kıymetini unutup içinde bulunduğumuz zaman ve mekânın eşsiz kombinasyonunun bir daha bulunamayacak dokusunu istemeden kaybediyoruz. Kafamız her yerde, her şey hakkında biraz biraz endişelenmekle meşgul.

 

Hazır biz şimdi sahnedeyiz diye de illa biz konuşacağız, siz de gözlerinizi bizden ayırmayacak değilsiniz. Aksine sizin de bizle konuşup, gözlerinizi bir süreliğine bizimle aynı hayale kapamanız dileğiyle buradayız. 

 

Hayaller… Bir gün keşfedilmesi gereken zamanın ve mekânın ötesindeki sıcak sular…

 

Zamanın ve mekânın ötesinde olmak güzeldir. Fakat bunun için zaman ve mekânın içinde olmaktan feragat etmek gerekmez. Aksine içinde bulunduğun zamanı ne kadar iyi gözlemleyip özümsersen zaman da seni içinde özümser ve sonsuza taşır. Zamanı özümsemek derken bin yıl önce Hayyam’ın da yaptığı gibi kuralları ve çizgileri bir kenara bırakıp geceleri yıldızların hikayesini dinleyip hayale dalmaktan, gündüzleri de çimenlerin yumuşaklığına yatıp baharı müjdeleyen hanımeli kokularını burnumuza getiren meltemin nağmelerini dinlemekten söz ediyorum.

 

Bununla da kalmayıp zamanın sesini dinlemek için yapabileceğimiz sayısız etkinliğin olduğu bir çağdayız. 

 

Bir sincabın ağaca tırmanmasını izlemek kadar doğal bir şeyden tutun da bir uçağa binip bulutlarla bir olmak kadar insan çabası dolu bir olguya kadar aklınızın alabildiği ve alamadığı her şeyi düşünün. Nefeslerinizi mümkün olan ve bir gün mümkün olabilecek her şey ile doldurup içinize çekin ve asla gerçek olamayacak, değiştirilemez şeylerin varlığını da kabullenerek dünyanın içimize dolan bu esansını üfleyebileceğiniz yerleri bulun. 

 

Lakin ertelemekte üstümüze yok hayatı.

 

Diyelim bugünün geçmesini istiyoruz. Bugün geçsin, “yarın başlarım yaşamaya”, diye söz verdik kendimize. Çok normaldir böyle hissetmek; bazen zaman ve mekân bize uyuşmaz. Hatta pek çok kez bize öyle gibi gelir. Eski işimizi/eşimizi/aşımızı/şehrimizi/boyumuzu-kilomuzu/siyaseti/bayramları düşünür dururuz. Fakat şunu bilmek gerekir ki, biz kendimizi yaşadığımız ana uydurmazsak sadece uyuşmaya başlarız. Yarın uyandığımızda o uyuşukluğun geçeceğini düşünürüz. Ama gelin görün ki geçmez.

 

Geçmesi için amatörce bile olsa bir plan gerekir. Ne yapmalı, nasıl yaşamalı? Bana en iyi ne gelir, ben en iyi neye gelirim? Cevabı bilmiyorsak da denemeye değer bir şeyler bulunur.

Eminim herkesin biraz biraz birikmekte ve sıkışmakta olan duyguları -bir de hayalleri- var. Onları nasıl ve nerede hücrelerimizden dışarı salacağımızı tasarlamak gerek. Bunlar düşünülmez, kurgulanmazsa yarın da hayatı başka bir güne erteleyeceğiz ve uyuşmaya devam edeceğiz.

 

Hayyam, zamanın ve mekânın hikayesini beyaz dut ağacından yapılmış, ipeksi dokuya sahip sayfaları olan defterine yazdı. Defteri ona Ebu Tahir hediye etti ve belki de biz o kadar şanslı değiliz. Resim yapacağımız tuvali, can vereceğimiz heykelin kilini, gökleri inleteceğimiz gitarın ağacını kendimizin arayıp bulması gerekebilir. Hayyam bir sabah uyanıp o defteri başucunda bulmadı. Merakının, aşkının, dünyadan keyif alma coşkusunun ayaklarını yerden kesmesiyle yollara düştü. Zamanının, belki de tüm zamanların en harika şehirlerinde dolaştı durdu. Nişapur’da doğdu ama Belh’e, Merv’e, Bağdat’a, İsfahan’a, Buhara’ya ve en önemlisi de Semerkant’a gitti. Her yerde kendini biraz daha buldu kendini de biraz daha buldurdu. Ayakları yere değmeden dolaşmasına rağmen her yere izini bıraktı. 

 

Bugünün sabahında söz verdim kendime, bugün bu günü yaşayacağım dedim. Kahvaltıda kahvaltıdaydım. Dinlediğim şarkıdaki keman sesindeydim. Yaptığım işlere sevgimi kattım, hareketlerime ruhumu kattım. Gün boyunca sık sık kendimi aradım, kendimi dinledim. Tuvalime bir adım daha yaklaştım.


“İşte bir günü daha kayboldu ömrümün.”

 

Zamana gerçekten kulak veren, mekânı seyreden ve alıp verdiği nefesin farkına varan herkesin anlatacak bir hikayesi olduğuna eminim. Bu hikâyeyi yazmak için de kaygılardan ve endişelerden oluşan kazıklı zemine basmadan yürümenin tek yolu ayaklarınızı yerden kesecek heyecanı ve merakı içinizde bulmaktır. Fakat her ne yazıyorsak, her nereyi boyuyorsak bunu kendimiz istediğimiz için yaptığımızı hatırlayıp kendini güneş zannedenlerin kanatlarımızı yakmasına müsaade etmemeliyiz. Bundan sonra da asıl mesele bu hikâyeyi ne ile ve neyin üstüne kazıyacağımızı bulmak. Yaşadığımız zamanın sanatını yaratmak bize düşüyor. 

 

Bazen de fizik kanunları belki biraz da mucize pıtırtısı sanata yardımcı oluyor ve bize ilham veriyor. 

 

“Bugün saat beş sularında evimizin arka tarafında meydana gelen mucizeyi sizinle paylaşmaktan kıvanç duyarım.”

Ph:Yusuf Polat IG:@brosef.p

Acıyı da tatlıyı da inişten sonraki çıkışı da yağmurdan sonra gelen o çifte gökkuşağını da kâğıda, notalara, duvarlara, toprağa ve de suya dökmek ve başkaları için olmasa bile en azından kendimiz için zamanın hikayesini anlatmak yine bize düşüyor. 

 

Hikayelerinizle yankılanarak sonsuza varmanız dileğiyle… 

 

Yazı: İlayda İlerten & Ahmet Said Çelik